Tuesday, October 31, 2006

Kızgın Çöllerden Akdeniz'in Koylarına

Gezdim, gördüm ve döndüm işte yine tilki misali.

Yolların başlangıcı Ankara bizi gecenin en derininde 01.00'de uğurladı o Akdenizin serinlettiği, Sahranı'nın kavurduğu diyara.

Öğlen sonunda Tunus semalarında seyrederken ipe dizilmiş gibi muntazam uçsuz bucaksız zeytinlikler dikkatimi çekti önce. Bulutsuz pırıl pırıl mavi bir gözkyüzü ile Akdeniz'in mavisi arasında süzülürken engebesiz bir ülke uzanıyordu kanatlarımızın altında.

Bayramın son günü 15:00 gibi Akdeniz kıyısındaki Hammamet şehrindeki Monastır havaalanına indiğimizde, ılıman ve yumuşacık nemli bir hava karşıladı bizi. Kısa süren işlemler sonunda 25 kişilik jeep safari ekibi olarak Sousse'daki otelimize doğru yola çıktık. Sousse Akdeniz kıyısında turizm yönünden epey gelişmiş bir şehir. Buradaki otelimize yerleşmek biraz zaman aldı zira odalarımıza ulaşmak için labirent gibi koridorlardan geçmek durumundaydık. Tunus'ta hiç yüksek otelle karşılaşmadık, oteller genellikle 2-3 katlı. Ama kaldığınız yer büyük bir tesisse bu sefer de çok uzun koridorlar geçmek gerekiyor. Her gün farklı bir otelde konaklayacağımızdan dert edilecek şey değildi.

Akşam yemeğine kadar olan vaktimizi hemen bir takisiye atlayarak Port El Kantaoui'ye giderek geçirdik. Otel ile liman arasında taksimetre 3 Tunus Dinarı (TD) yazıyor. 1 TD yaklaşık 1 YTL, bu nedenle hiç aklınız karışmıyor alış-verişte. Bu liman, sakinliği, hediyelik eşya satan dükkanları, temiz sokakları, Türk canlısı sesnafı ve hoş kafeleri ile bizi çok memnun etti. Yelkenlilerin direkleri arasından güneşi batırırken bize içimi yumuşak biralar ve patates kızartması eşlik etti.


Yasemincilerle de ilk burada karşılaştık. Bu mis kokulu narin çiçeği bir kamışın tepesinde birleştirip, etrafını da yeşil yaprakla sarıp sokaklarda 1 TD'ye satıyorlar. İşte Yeliz'in yaseminleri:



Kantaoui'deki bu güzel akşam bittiğinde akşam yemeğine yetişmek üzere tekrar taksiye bindik. Şoför, kaldığımız otelin kartını göstermemize rağmen gideceğimiz yeri pek anlamış gibi gözükmüyordu. Bizi bir otele getirdi ama "burası değil diyince" çıktı ve hemen yandakine girdi biz de "hah burası" diyerek indik. Ama malesef burası da degildi. Yürüyerek buranın hemen yanındaki kendi otelimize ulaştık. Sonra anladık ki, bu üç otel bir zincirmiş ve hepsininin adının başlangıcı El Mouradi olduğundan karıştırmış şoförümüz. Eh biraz yemeğe başlamak geç oldu ama allahtan güç olmadı.

Tunus mutfağı'nın en baş yemeği kuskus ve genellikle tavukla yapılıyor ama asıl kuskus kırmızı etle yapılıyormuş. Türkiye, dünya'nın en önemli mutfaklarından birine ev sahipliği yapıyor, dolayısıyla bu kültürden gelen birinin kolay kolay beğenmeyeceği bir mutfakları var. O nedenle karşılaştırmaya girişmemek lazım hiç bir şeyi. Ama kimse aç kalmadı, hatta ben içinde nohut, yeliş merçimek, şehriye ve çeşitli baharatlar bulunan pilavı çok beğendim.

Ertesi gün artık yolculuğumuza jeeplerle devam edecektik ve her jeepte şoförümüz hariç 6 kişi olacaktık. Biz 4 kişiydik dolayısıyla yanımıza 2 kişi daha eklenecekti. Uçakta 3+3'lük sıranın bizim dışımızda kalan 2 koltuğunda oturanlar bizim yaşlarımızda ve hoş insanlara benziyorlardı, zaten Güven yolculuk süresince kendileriyle sohbet etmişti. Ben hemen kafamda jeepteki diğer 2 kişilik yere onları oturtum ve akşam yemeğinde bu planımdan o iki sevimli kardeşi de (Duygu ve Oytun) haberdar ettim. Sağ olsunlar onlar da bunu kanul etti de sabahleyin grubun geri kalanının yaşağını zannettiğim karmaşayı yaşamadık.

Sabahleyin daha ortalık karanlıkken odamızı terk edip gün doğarken kahvaltımızı bitirdik ve bizim grubu almaya gelen 5 jeepten birini gözümüze kestirdik. Her ne kadar diğer şoförleri tanıma fırsatımız olmasa da şansımıza çok iyi bir şoförümüz oldu 4 gün boyunca. Şoförümüz Fercani ilk zamanlar pek konuşkan değildi. Fena sayılmayacak bir İngilizcesi vardı ama sonra öğrendik ki asıl Almanca, İtalyanca ve İspanyolcayı ve elbette Fransızcayı iyi konuşuyormuş. "Turistlerle haşır neşir ola ola öğrendim" dedi bu dilleri ama bence bu onun özel bir yeteneği. Bizim gruptan Duygu iyi İtalyanca konuştuğundan 2. günden itibaren onu co-pilotluğa terfi ettirdik de Fercani'nin dili çözüldü. Aracımızın radyosunda çalan müzikler ve Fercani'nin kasetleri sayesinden Yeliz'le birlikte epey bir kurtlarımızı döktük arka koltukta.

Sabah ilk durağımız Sousse şehir merkezi oldu. Bu ülkede camiler sadece dışarıdan gezilebiliyor, çünkü camilerin gezme değil ibadet etme yeri olduğuna inanıyorlar. Bu nedenle Medina'daki (eski şehir ya da şehirdeki ilk yerleşim yeri anlamına geliyor, tıpkı bizdeki kale etrafındaki yerleşimler gibi) bir camiye dışarıdan baktıktan sonra kendimiz dar sokaklara attık, o kadar erkendi ki dükkanlar daha yeni yeni açılıyordu. Yanda Sousse medinasının dar sokalarından bir kare.

Daha derinlere dalmaya vaktimiz olmadığından limana doğru yürürken yol kenarında küçüçük bir kafe gördük. Sahibi kaldırımı yıkıyordu ve dükkanının önünde koca bir kapta harika limonlar duruyordu. Burada sabah vitaminimizi almaya karar verip güzel birer portakal suyu sipariş ettik. Portakallar hepimize yetmeyince Yeliz ve Oytun'un payına limonata düştü. Bu limonlardan da ne limonata oldu ama ohhhh mis missss...

Araçlarımıza yerleşip El Jem'e doğru hareket ettik. Ne şehir içlerinde ne de şehirler arasında hiç bir trafik sorunu ile karşılaşmadık. Bu yaklaşık 10 milyonluk ülkenin en hoşumuza giden yanı yolları ve sorunsuz trafiği oldu. El Jem'de Romalılardan kalma bir tiyatro var. Hadi bakalım tiyatro ile amfitiyatro arasındaki farkı bilenler parmak kaldırsın. Hatta Gladyotör filminin bazı sahneleri burada çekilmiş. Zaten Tunus'ta çekilen filmlerin (Star Wars, İngiliz Hasta, Gladyotör vb.) turizme epey bir katkısı var. Roma'daki Collesium'u görenler burayı oraya benzettiler.


İçeride, aslanların ve glatyotörlerin yaşadıkları yerin altında kalan delhizleri gezdikten sonra, sağlı sollu dükkanların ve sokak satıcılarının arasından tekrar aracımıza ulaştık. Tunus'ta eğer biletle girilen bir yerde fotograf da çekmek istiyorsanız, giriş ücretinden başka ayrıca 1 TD daha ödüyorsunuz. Tiyatronun orjinalinde tüm duvarlar mermerle kaplıymış ama şimdi hiç mermer yok. Bir yanda da restorasyon devam ediyordu ama bu hali belkide kemerler daha net gözüktüğü için bana daha etkileyici geldi. İşte yukarıdaki resim Tribünlere çıkan koridorlardan biri.

Sonra Gabes diye bir şehre gittik ve buranın baharat çarşısını gezdik. Gerçi benim beklentilerimi pek tatmin etmedi ama arkadaşlar küçük sabuna benzer kokular aldılar. Genelde de rağbet anlaşılan amber kokusuna idi. Satıcının bileğime sürdüğü koku akşam duş alana kadar geçmedi.

Tabi memlekette bol miktarda palmiye ve hurma ağacı olunca sepetcilik de gelişmiş durumda.

Gabes'ten ayrılınca rotayı iyice güneye çevirdik ve Sahra'ya yaklaşmaya başladık.

Şimdi başka işlerle uğraşmam gerektiğinden üzülerek ara veriyorum.

5 comments:

arzu said...

hoşgeldin...
Tunus maceranla ilgili diğer detayları sabırsızıkla bekliyorum...
belki birgün listemde buralara yer veririm...kimbilir... limonlar güzel gözüküyor onlar için olabilir...:-)))
hoş öyle karışık koridorlu otelerde kalmak istemem...ne öyle nazi kampı gibi...:-))
hoşgelin yine.... konuşacak şeyler birikti...CU...

dilayra said...

yıldız'cım hoş geldin.
bu gidişle seni de benim "leyleği havada görenler" başlğığının altına almam gerekecek:) ne güzel gezmişsin yine. ben de önümüzdeki bayram tatili için fas-tunus nasıl olur diyordum?? nasıl olur:))

zynep said...

yıldız'cım tekrardan hoşgeldin, sefalar getirdin, fotoğraflara ve yazılara bakıyorum ve bende dilayra gibi Tunus mu yapsak acaba diyorum, hemde sicacık ohh....sahra yazınıda bekliyoruz ama önce daha okunacak "cumhuriyet kızı" başlıklı yazın var;)
sevgilerle ve en kısa zmanda gorusmek uzere:)

timur said...

Henüz çöllere gelmedik sanırım .
Bu kadarı bile çok güzel .
Sonbahardan kışa geçmeye hazırlanırken yaz sıcağını yaşamak ...
Sırf bunun için bile gidilir Tunus'a .
Hoşgeldin Yıldız !

Yildiz said...

Canım Arzum,
Hoşbulduk. Evet evet konuşacak çok şey birikti. Malum buraya herşey yazılamıyor. Tez vakitte ordayım zaten. Belki de haftaya :)))

Dilayracım,
Ben yüzlerce leyleği, yarımküreler arası göç zamanlarında, dinlenmek için konakladıklar FAS'ta görmüştüm. Sene 2003. Eh tek tük leylek görmeye benzemedi tabii. Bu kesinlikle doğru çünkü bu tarihten sonra daha çok seyahat eder oldum. Bir hafta Türkiye'nin en kuzey noktasındayken, diğer hafta en güney noktaya iner oldum, hızımı alamayıp sınırları geçtim. Ahhh ahhh, bir aklımı toparlasam da onları da buralara aktarabilsem :)

Sanırım Fas mı Tunus mu diye soruyorsun. Ben önce Fas'a gittim ve çok etkilendim. Fazla detay sürprizi kaçırır. Hatta Lonely Planet, FAS için Afrika kıtasına yapılacak seyahatlerin için en iyi başlanğıç olacağını söylüyor.

Zynepcim,
Valla buralar soğukken, sıcacık, pudra gibi kumlar üzerinde çıplak ayakla dolaşmak süpper bişiii. Görüşelim artık de mi ama :))

Timurcum,
Gelicem gelicem çöllere. Bizden ayrılmayınız efenim. Valla dediğin gibi, buralar kışa hazırlanırken kaçıvermek sıcak diyarlara çok hoş oluyor.

Cümleten tekrardan hoşbulduk. Şükran, şükran :))))