Thursday, November 02, 2006

Tunus'ta 3. Gün - Sahra

Diyar Al Berber'den daha gün doğmadan ayrılıyoruz. Batıdaki tepeler beyaz tüllerle örtülü. Hava bu saatete bile ılık bir biçimde bizi sarmalıyor.

Artık istikamet Douz...



Arazi yine dümdüz, çöl artık iyiden iyiye kendini gösteriyor. Uzun yolculuklar nedeniyle artık bacaklarımız da ağrımaya başladı. İşte aracımız sağa yanaşıyor, sol tarafımızda bir deve kervanı dinleniyor hemen yanı başlarından da Sahra başlıyor. Sahra her geçen gün biraz daha büyüyormuş. Yüzölçümü 9 milyon kilometre kare. Dünyanın en büyük sıcak çölü, nededeyse ABD kadar büyük. Alan olarak sanırım en büyük çöl Gobi. Yolları kum altında kalmaktan korumak oldukça büyük uğraş istiyor. Bu nedenle palmiye ağaçlarının dallarından setler yapılmış yol kenarlarına ve bunlar zamanla doğaya karıştığı için zaman zaman yenilenmesi gerekiyor.

Artık develerle Sahra'ya açılma vakti geldi. Ama önce uygun giysilere bürünmek lazım. Bu konuda Fercani bize yardım ediyor. Önce büyük bir dikkat ve el çabukluğu ile başımızı bağlıyor. Ben de bakarak öğreniyorum bu bağlama şeklini. Sonra da kafamızdan geçirerek jelabalarımızı giydiriyor. Bunlar önce turistik ritüeller gibi gelse de önemini daha sonradan anlayacağız. Sıra teorik deve binme dersine geldi. Hayvancağızlar zaten "kalk" demedikçe yerlerinden kımıldamıyorlar. Korkacak bişey yok aslında ama bizim grupta epey bi tedirginlik yaşayan var. Önemli olan bacağı atmadan önce eğeri iki elle sıkıca kavramak. Bir kere devenin üstüne yerleştirdikten sonra deve çobanı "kalk" emri veriyor. Daha sonra yapılması gereken tek şey devenin hareketlerine uyum sağlamak. Bakalım pratikte de bu kadar kolay olacak mı? İlk defa araba kullananların direksiyonu sıktığı gibi eğeri sıkmadığınız sürece sorun yok, hatta eğer ellerinizi bıkarırsanız herşey daha kolay oluyor, hem böylece fotoğraf da çekebilirsiniz...

Kum tepeleri gerçekten çok etkileyici. Yaklaşık 15-20 dk sonra develere "kıh" yapılıyor ve Sahra'ya ayak basıyoruz. Adımlarımız küçük ama anlamları büyük :) Ardımızda bıraktığımız izleri rüzgar tekrardan kumla dolduruyor. Buralar hep bereketli olsun diye iki elimi kumlara bastırıyorum ve aralarına bir balık figürü çiziyorum. Ama nafile, çölde şans ya da bereket size arkadaşlık etmiyor. Ayakkabılarımı da çıkarıyorum, kumlar yumuşacık pudra gibi. Kum tepelerinin gölgede kalan yamaçları serin, güneş alan taraf ise ılık. Tepelerden kayarak inip, kumlara yarı batarak yarı geri kayarak tekrardan çıkıyorum. Sonra küçük bir çukur kazıyorum ellerimle, ama o kadar kaygan ki kumlar ben kazdıkça onlar gerisin geri doluyorlar. Sonsuza kadar kumlarla oynayabilirim diye düşünüyorum ama bu şartlar altında sonun çok yakın olacağı belli.

Deve çobanlarından! biri dinleniyor

Başlangıç noktamıza dönmek için tekrardan develerimize biniyoruz. Herkes artık daha tecrübeli, eller havada. Dönünce kıyafetlerimiz çıkarıp elimizi yüzümüzü yıkarken anlıyoruz ki her tarafımız kum, kulak-burun-boğaz üçlüsü, fotograf makinamın pil yuvası, malesef objektifi, içimiz dışımız hep kum. Üstteki fotografta olduğu gibi, o baş örtülerini turist gibi değil de adam akıllı bağlamak gerektiğini böylece anlamış oluyoruz.

Taş çölünü Matmata'da geçmiştik, Douz'da da kum çölünü. Şimdi sıra Tuz çölünde.

İstikametimizi Tozeur'a doğru çevirdiğimizde, Fercani yönümüzü şaşıralım diye arabayla sayısız -ve muntazam- daireler çiziyor. Ama ekip cin gibi herkes doğru yönü gösteriyor. Sanırım benim kusma numaramın da Fercani'nin bu oyunu çabuk kesmesinde etkisi oldu. Alabildiğince büyük bir tuz çölündeyiz, küçük küçük su birikintileri ve kenardan akan dere pespembe. Bu çölün ya da gölün ismi Chott El Jerid. Ekipteki bazı kişiler bu tuzlu! suyun ciltlerine iyi geleceğine inanarak yüzlerine bu suyu sürdüler. Yeliz ayaklarını suya sokerken ben de sadece sol elimi batırdım bu suya. Su oldukça yoğun ve kaygan. Ama ben elimde bir gençleşme! hissetmedim. Ama sanırım diğerlerinin yüzü biraz güneşten yandı.

Taş çölü, kum çölü, tuz çölü derken biraz daha çöllerde kasak serap görmeye başlayacaktık. Hoş, Fercani bir ara “bakın solda serap var” dese de ben bunu pek bir şeye benzetemedim. Tuz çölünün ortasında 3-4 tuz tepesi serap olmazdı bence.

Ahhh ahhh çöllerin ortasında bir vaha görme hasretiyle yanarken küçük bir yerleşim yerine ulaştık işte. Önce faytonlarımıza yerleştik. Bizim fayton, beyaz atlı ve beyaz boyalıydı, dördümüz de arkaya oturduk. Bizim sürücü önce diğer faytonlardan ayrıldı ve başka bir yöne gitmeye başladı, kaçırıldık diye düşünürken evine vardık, açık kapıdan içeride oturanları görebiliyorduk, bize gülümseyerek el salladılar. Sanırım bizim amcanın canı eve gitmek istedi ve bizi oğluna teslim etti. Genç çocuk ısrar edince Güven’de sürücünün yanına yerleşti. Bu arada grubun geri kalanına yetiştik. Arkada 3 kişi kalınca, rehberimiz Ayhan diğer faytondan atlayıp bizim yanımıza geldi. Sanırım bu biraz kıskanmalara neden oldu (sahne arkası olayları ayrıca yazarım :)). Etrafı palmiye yapraklarından yapılmış çitlerle çevrili bisürü vaha arasında ilerlemeye başladık. Narlar, hurmalar meyve dolu başlarını eğmiş bize selam veriyordu. Bazı narlar o kadar olgunlaşmıştı ki daha toplanmadan çatlayıvermişlerdi dallarında. Yol kenarında hurma hasat eden gençler, yanlarından geçerken bize avuç avuç hurma ikram ettiler. 10 dk. sürmeden gezeceğimiz vahaya ulaştık. Girişte bizi vahayı gezdirecek oldukça komik bir amca karşıladı. Başladı Ayhan’a Fransızca anlatmaya. O anlattıkça Ayhan’da bizi Türkçe aktarıyordum. Mesela Ayhan “bu da portakal ağacıymış” diyor, bizim amca da hemen bu sözleri Türkçe olarak tekrarlıyor. Neredeyse tüm gezi böyle geçti. Bence Tunuslular dil öğrenme konusunda çok yetenekliler.

Vahalar çöl ortasında, çooook derinlerden çıkarılan su ile beslenen yerler. Her bir vahada yaklaşık 10 ailenin mülkü varmış. Su topraktan kaynar çıkıyormuş ve tabi sulama yapmadan önce bunu derin havuzlarda soğutuyorlarmış, sonrada küçük su kanalları ile vaha sulanıyormuş. Buralarda 3 kademeli tarım yapılıyormuş. İlk kademede vahanın en yüksek bitkisi oldukları için hurmalar var. Hurmalar gölge yaptığı için su daha az buharlaşıyormuş. Bir alt kademe de ise narenciye, muz ve nar gibi ağaçlar yetişiyor. En alt kademe de ise sebzeler, yaseminler, kına ağaçları (kına bu bitkinin yapraklarından elde ediliyormuş) ve güller var. Gerçekten de çölün ortasında bu bir mucize olmalı diye düşünüyoruz. Ülkemizin her yerinden sular fışkırırken, coşkun ırmaklarımız varken bizim daha büyük mucizeler gerçekleştiriyor olmamız gerekmez mi???

Hurma, senede iki kere hasat ediliyormuş. En kaliteli hali bugünlerde hasat edilmek üzere. Birinci sınıf ürünler ihraç edilirken, geri kalan kısım da yurtiçi piyasaya sürülüyormuş. Ortalama bir hurma ağacı 15-25 metre uzunluğunda. Ağaç gövdesindeki her bir budak 6 aya karşılık geliyor ve bu budakları sayarak ağacın yaşı hesaplanıyormuş. Ağaç 3 yaşına geldikten sonra meyve vermeye başlıyormuş. Gezdiğimiz vahada 80 yaşında olduğunu söyleyen bir amaca çıplak el ve ayaklarıyla bir hurma ağacına çıkarak bize ilginç bir gösteri yaptı. Birinci sınıf hurmaların toplanması için önce bir kişi ağaca tırmanıp, hurma salkımını kesip, kendisinden biraz daha aşağıda olan kişiye uzatıyormuş, daha sonra o da bir sonrakine derken, elden ele en aşağıya ulaşıyormuş. Diğerlerini toplamak içinse, biri en tepeye çıkıp, kestiği salkımları yere atıyormuş…

Bir sabah için bu kadar aktivite yeter diyip, Tozeur’da kalacağımız otele varıp öğle yemeğinde biraz dinleniyoruz ve yine bavullarımızla birlikte Yıldız Savaşları ve İngiliz Hasta filmlerinin çekimlerinin yapıldığı Ong El Jem’e gidiyoruz. Artık asfalt yok. Yol yapımı için kumların tuzla sıkıştırıldığını düşünüyoruz. Etrafta çiftleşmeleri için doğaya salınmış bir sürü deve var. Fercani, kum tepeleri üzerinde bize heyecanlı anlar yaşatıyor. Biri geleceğin, diğeri ise geçmişin konu edildiği iki filmin setleri arasında neredeyse sadece birkaç kum tepesi var. Yıldız Savaşları seti (yukarıdaki resim) oldukça iyi korunmuş, ancak İngiliz Hasta’nın setinden neredeyse hiçbir şey kalmamış, kumlar yutmuş her şeyi. Tozeur’a dönerken, bir tepede durup akşam yemekli gösteriye gideceğimiz vahaya şöyle bir tepeden bakıyoruz. Manzara bir kez daha çok etkileyici geliyor.

Aynı yolları tekrardan geçerek Tozeur’un şehir merkezindeki Dar Cheraiet müzesine geliyoruz. Burası bize eskiden nasıl yaşandığına dair epey bir fikir veriyor. Bina, Osmanlı hakimiyeti sırasında şehri yöneten Osmanlı beyinin eviymiş. Çok etkileyici bir mimarisi vardı. Özellikle stük denilen duvar ve tavan işlemeleri çok etkileyiciydi.

Tozuer, tipik tuğla mimarisiyle ünlü. Şehirdeki tüm binalarda aynı tarzı görmek mümkün. Böyle mimari karakteristikleri olan şehirleri çok seviyorum ben. Artık otele dönüp, yerleşme ve akşam gösterisi için hazırlanma vakti. 2003’te yaptığım Fas gezim sırasında, Chez Ali diye bir gösteri mekanına gitmiştik. Oldukça ihtişamlı bir gece yaşatmışlardı bize. Bu seferki de ona benziyordu ama oldukça zayıftı, hem mönü hem de gösteriler olarak. Allah’tan otelden ayrılmadan bir şeyler atıştırmışız, yoksa geç başlayan yemek yüzünden aç kalacaktık.

Önce At gösterisini izledik. Çok akıllı hayvanlardı. İki genç binici gösterilerini sunduktan sonra, bir kişi de ateş yutma ya da üfleme diyebileceğimiz bir gösteri yaptı. Ağzına aldığı yanıcı sıvı, bizim midemizin bulanmasına neden oldu. Daha sonra akrepler ve yılanlarla yapılan bir gösteri izledik. Bu gösterinin kurbanları zavallı turistlerdi :) allahtan biz önceden haberli olduğumuz için, kendimizi ısrarlı göstericiden köşe bucak sakladık.

Sonra yemeğe geçildi. Tunus mutfağının en meşhur ara sıcağı olan ve bizim çiğböreğe benzeyen brik yedik önce sonra da etli Kuskus. Yemek yanında birkaç şişe Tunus şarabı tükettik ama adını hatırlayamıyorum, çok da içmedim ama … Müzikler transa sokacak kadar tek düze geldi bana, belki de amaç buydu zaten. Yorgunluktan biraz erken kalkalım dedik, tam hazırlanmıştık ki dansözler bir kez daha ama daha farklı! bir kıyafetle sahne aldılar. Yoğun istek üzerine :) biraz daha kalıp gösteriyi bitirdik.

Artık güzel bir uyku çekelim zira yarın yine güneş doğarken kalkacağız…

2 comments:

timur said...

Keyifle okumaya devam ediyorum .

Merak ettiğim bişey var .
Osmanlıdan kalan neler var acaba ?
Yoksa bizden bişey kalmamış mı oralarda ?

ipek said...

Seninle bende geziyorum adeta. nasıl güzel yazıyorsun, belgesel tadında. Fotoğraflar harika. Gezi dergilerinin seni keşfetmeleri yakındır. neden bu işi profesyonelce yapmayasın ki?
Sevgiler