Tuesday, November 07, 2006

Tunus'ta 4. Gün

Tunus’taki turumuzun dördüncü, buradaki güneşle ayağa kalkışımızın son günü. İşte oteldeki kahvaltı salonumuzdan gün doğumu manzarası.


Dünkü yoğunluktan ötürü yapamadığımız Tozeur şehir gezimizi bu gün yapacağız. Her yer sarı tuğlalı evlerle dolu, sokaklar temiz. Şehir merkezine vardığımızda yine çok erken olmasına rağmen dükkanların çoğu açılmış bile. Ama benim gözüm, kapalı sebze pazarında. Türkiye’deki “Hal” benzeri bir yer burası. Tozeurluların sebze-meyve, et-balık alışverişlerini yaptıkları bir yer burası. Fiyatlar oldukça makul, hele deniz ürünleri tezgahında yok yok. Ama şimdi size burada sakatatçının tezgahını göstermeyeceğim. Gerçi biz Türkler kelle-paça olayına aşinayız ama bir Deve kellesiyle göz göze olmak benim için de hoş değildi.

Tunuslu satıcılar pazarlığa çok müsait. Benim gibi pazarlığı bilmeyen biri bile bir küpeyi dörtte bir fiyatına almayı becerebilir.

Tozeur’u, burada en beğendiğim şehri, ardımızda bırakma zamanı geldi. Şimdiki istikametimiz, dağlardaki bir vadiden çıkan su ile beslenen Chebika vahası ve yine buranın yakınındaki Tamerza şelalesi. Chebika’daki köy önceleri daha yüksekte kuruluymuş ama 30 yıl önce yağan şiddetli yağmur burada ne var ne yoksa yıkıp geçmiş, pek çok kişi ölmüş, daha sonra köyü dağın eteklerine kurmuşlar. Yılda sadece 3 kere yağmur düşen bu topraklar için ne büyük felaket.


Neredeyse suyun kaynağına ulaştığımızda oldukça şaşırdım, bu kadar zayıf bir su nasıl da can vermişti bu topraklara. Bu suyun en taze haliyle daha kaynağında yüzümüzü yıkadım. Bu toprakların sıcağı, çıkan suları da kendine benzetmiş, ılık sular serinletmeye yetmiyor. Bu zayıf suyun beslediği bu vadideki vaha gölgesiyle, huzuruyla cennetten bir köşe olmalı. Cıvıltılı pazar yerini arkamızda bırakarak, Tamerza şelalesini tepeden göreceğimiz noktaya ulaşıyoruz. Burada da bir sürü satıcı var, özellikle çöl engereği ve akrepler tezgahları “süslüyor”. Tepeden manzara harika, şelalenin dibindeki gölette yüzenlere gıpta ederek artık buraları arkamızda bırakıyoruz. Gafsa’da alacağımız öğle yemeğinin ardından son gecemizi geçireceğimiz Hammamet’e doğru yola çıkıyoruz.

Hammamet’e varmadan önce, İslamiyet’in Afrika kıtasına ilk geliş noktası olan Kairouan’daki tarihi Okba camisini ziyaret ediyoruz (tabii dışarıdan). Hicri 670 yılında inşa edilen camii oldukça büyük, dışarıdan sadece yüksek duvarlar ve dikdörtgen prizma şekilli minare görülebiliyor. İslam’ın erken döneminin en güzel mimari çalışmalarından biri kabul minare, camiye Hicri 724-727 yıllarında eklenmiş. Müslümanlar için çok önemli bir yere sahip bu camiyi 7 kere ziyaret etmek bir nevi hac olarak kabul ediliyormuş. Okba, oldukça büyük bir alana kurulmuş bir camii. Etrafını turlamaya karar verince, etraftaki çocuklar ısrarla kapı aralıklarından bize içeriyi göstermeye çalışıyorlar. İlk defa burada meşhur Tunus kapılarını fotoğraflama imkanı buluyoruz. Hepsi bir birinden güzel. Son olarak caminin hemen yanındaki dükkanın güzel kapı ve pencerelerini çekerken, dükkan sahipleri bizi teraslarına davet ediyorlar, daha güzel bir manzara görelim diye ama maalesef zaman dar ve yol uzun.

Hammamet, Akdeniz kıyısında yine turizm bakımından gelişmiş bir şehir. Bizim konakladığımız bölge tamamen otellerden oluşuyordu. Yarın ki son günümüzü otobüsle tamamlayacaktık artık Fercani’ye veda vaktiydi. Karşılıklı iyi dileklerle vedalaştık. Odamıza eşyalarımızı ve sonrasında da kendimizi sokağa attık. Yemeğe kadar olan birkaç saatlik vakitte, güneşin henüz battığı ama ardındaki pembe tülleri henüz toplamaya fırsat bulamadığı o kısa anlarda vurduk kendimiz yollara. Biraz yürümek iyi gelecek, ben bu tür seyahatlerde alışık değilim bunca hareketsizliğe, bacaklarımın açılması lazım.

Burada da 4 kattan daha yüksek binalara rastlamıyoruz. Bakımlı geniş caddeler, hoş dükkanlar, marinaya bakan tarafta güzel bahçeler içindeki deniz ürünleri restoranları, kafeler, karanlıkta yaptığımız sahil gezisi Hammamet’i çok beğenmemize neden oluyır. Yeliz’in Tunus’a geldiğimiz günden beri istediği kuş kafesini sonunda buradan alıyoruz, hem de zeytin ağacından yapılmış olanını. Tunus milli hentbol takımı dünya şampiyonasının yarı finalini İsveç’le oynamış ve maç Tunus’un galibiyetiyle henüz bitmişti, bu nedenle satıcılar oldukça neşeliydi. İşte O cadde...

Biraz deniz kıyısında, biraz marinada gezelim derken karnımızda çalan ziller yeniden otelin yolunu tutmamıza işaret ediyordu. Biraz bitkin ve aç bir şekilde yemeğe oturduk, yemeğin yanında yine Magon içtik, çorba ve tatlılardan shocomousse çook güzeldi.

Yemekten sonra sindirime yardımcı olsun diye biraz bilardo oynayalım dedik. Ama öncesinde lobideki bardaki televizyonda bir Türk müzik kanalını açık görünce Ferhat Göçer’in şarkısına hep bir ağızdan eşlik ettik. Bilardoda, kimin kime karşı oynadığı ya da takımların kimlerden oluştuğu belli olmadığı için galip ya da mağlup da olmadı sonunda. Şizo abla hariç herkes çok eğlendi. Benim hala bir tur daha oynama enerjim vardı, hem sabah da geç kalkacaktık ama kimse de güç kalmamıştı. Odalara gidip dinlenmeye çekildik.

Sabah yine de erken kalktım, Tunus’taki son günümüzün hüznüyle, aldığım ufak tefek şeyleri kırılmasınlar diye giysilerime sararak bavula erleştirdim.

Cumhuriyetimizin 83. yıl dönümüne uyandığımız gün Tunus’ta geçireceğimiz sonuncu günümüzdü. Geç yapılan keyifli bir kahvaltı ardından başkent Tunus’a doğru yola çıktık. Günün sonunda ne kadar harika bir sürprizle karşılaşacağımızı daha hiç birimiz bilmiyorduk.

4 comments:

arzu said...

ayyyy....ben süprizi bekler oldum şimdi...

batuhan said...

sayfan hoş olmuş tebrikler

zynep said...

yıldızcım geçen hafta tümüyle yattığpım için daha işe ve kendime yeni geliyorum, tunus yazının sadece ilkini okuyabilmiştim ama şimdi geri kalanları da okudum, ne güzel anlatmışsın ir gün yolum düşerse tunusa mutlaka tavsiyelerine uyacağım hatta yazının çıktısını bile alacağım;)
guzel 1 hafta diliyorum, sürprizi de bekliyorum:D
sevgiler...

Mine said...

Yıldız'cım,ancak fırsat bulup, bugün okuyabildim Tunus gezini.Çok güzel yazmışsın.Ben de sürprizi çok merak ettim:)


Sevgiler!