Bilmek değildir bir gerçeğin içinde olmak. Yoksa deniz konusunda, coğrafyacılardan, deniz bilimcilerden daha bilgili olurdu balıklar. B. Shaw
Sunday, September 27, 2009
Bir süpermarket zinciri olarak YOGA - AKŞAM
Shared via AddThis
Thursday, October 09, 2008
Bayram Kartpostalı
Wednesday, April 16, 2008
Nisan Mayıs Ayları Gevşer Gönül Yayları

Geçen yılın bahar alerjisi, nispeten hafif geçmiş ancak ayrı bir yüzünü de göstermişti bana. Çok çekmeyeyim diye erkenden doktora koşmuş ve yeni bir ilaç denemiştim. Herşey mükemmeldi, ilişkimiz gayet düzeyli gidiyor, eskiden olduğu gibi perişan olmuyordum ki tam bir sürpriz yaşadım. KBB bölgesindeki rahatlama nedeniyle kullanmayı bıraktığım ilacımın üzerinden 10 gün bile geçmeden vücudum hapşırmaya başladı :) ve her hapşırıkta da derimde kırmızı döküntüler oldu. Tekrardan ilaca başladım ve bahar bitti, yaz geldi bizim de bu sezonluk birlikteliğimiz bitti.
Ve bul yıl yine başladık... Dünden beri boğazımda bir karınca yuvası var, kafamın üzerinde koca bir meyve sepeti taşıyormuşum gibi ağırlık var, burnumun içinde ise balonlar şişirmişler gibi. Arada bir boğazımdaki karıncalar kulaklarımı da yokluyor. Sesli iletişim kurmak çok acı verici. Doktora gitmemekte ısrar edip, geçen yıl kullandığım ilaçlara başladım. Bakalım bu yılki macera nasıl bitecek...
Thursday, April 10, 2008
Çok Beğendim, Kaybolmasın Diye de Buraya Koyayım Dedim
1 CURIOSITA
Yaşama doymak bilmeyen bir merak ve öğrenmeyle bağlı olmaktır.
Hiçbir konu, hiçbir dal ayrımı yapmaksızın, çevremizdekilerin düşünecek ve söyleyeceklerinden çekinmeden, merakımızı kaybetmeden sormak, araştırmak, öğrenmek gereklidir.
2 DIMASTRAZIONE
Bilgiyi deneme yolu ile test etme, sebatkârlık ve hatalardan ders alma arzusu anlamına gelir. Öğrenilen her şey mutlaka denenerek test edilmeli, doğruluğuna ondan sonra karar verilmelidir.
3 SENSAZIONE
Duyguların özellikle hayati deneyimlerin bir aracı olan görüşün devamlı olarak rafine edilmesi anlamına gelir. Müzik dinlemeli, resim çizmeli, müzeler gezmeli, kitap okumalıyız. Değişik yiyecek ve içecekler tatmalı, çevremizdeki her şeye dokunmalıyız.
4 SFUMATO
Belirsizliği, paradoksu ve kararsızlığı kucaklama arzusu anlamına gelir. Gelişen dünyada başarılı olmak için belirsizlikler altında çalışmaya alışmalıyız. Paradoksla karşılaştığımızda sükûnetimizi koruyarak etkili ve sağlıklı bir zihne sahip olabiliriz.
5 ARTE/SCIENZA
Bilim ve sanat, mantık ve hayal arasındaki dengenin geliştirilmesi anlamına gelir. Her insan doğuştan her türlü yeteneğe sahiptir.
6 CORPORALITA
Zarafet her iki eli de aynı şekilde kullanabilmenin fitresi ve dengenin sağlanması anlamına gelir. Başarı için kişinin öncelikle kendisiyle barışık olması gerekir. Bunu sağlayacak bir etken de insanın sağlıklı, zarif ve dengeli bir vücuda sahip olmasıdır. Bunun için kişinin sahip olduğu fiziki yapısını geliştirmesi gerekir. Bunu sağlamak amacıyla kişi; stresten uzak durmalı, zihnini şen tutmalı, dengeli bir beslenme yapmalı, uykusunu düzenli olarak almalı, zarafetine dikkat etmeli ve sağlığını korumalıdır.
7 CONNESIONE
Bütün olanların ve her şeyin ilişkisini anlamak ve değerlendirmek, sistemli düşünme anlamına gelir. Kısaca yaşadığımız her şeyi birbiriyle olan ilişkisini anlamaya çalışmalı, her şeyi bir arada değerlendirmeliyiz.
Thursday, April 03, 2008
Ne değişir?
Zaten olan olmuşsa, gerçeği değiştirir mi olumlu düşünmek?
Olan olmuş olsa da en azından korkusuz geçer, o bitmez gibi gelen anlar. O deli dalgalar durulur, girdaplar dönmez olur. Gerçek değişmese de düşünceler, duygular terbiye olur...
Thursday, March 20, 2008
Olur ya...
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...
MEVLANA
Hafifleme
Yalın, basit bir anlatım ancak anlattığı şey hüznün ötesinde bir hafiflik.
Bence Şimdi Sen De Herkes Gibisin
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence şimdi herkes gibisin
Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice
Anladım ki sen de herkes gibisin
Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin
Kadıköy - 1918
Nazım Hikmet Ran
Monday, March 17, 2008
"Bağlanmayacaksın" demiş Can Baba
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait
olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...
CAN YÜCEL
Tuesday, March 11, 2008
Have You Ever Hugged a Tree
Osho Dang Dang Doko Dang Chapter 2
Thursday, March 06, 2008
The Creator
Osho Ah, This! Chapter 1
Thursday, November 29, 2007
Rainmaker
and was searching for the truth
i heard a choir of angels calling out my name
i had the feeling that my life would never be the same again
i turned my face towards the barren sun
and i know of the pain that you feel the same as me
and i dream of the rain as it falls upon the leaves
and the cracks in our lives like the cracks upon the ground
they are sealed and are now washed away
you tell me we can start the rain
you tell me that we all can change
you tell me we can find something to wash the tears away
you tell me we can start the rain
you tell me that we all can change
you tell me we can find something to wash the tears.....
and i know of the pain that you feel the same as me
and i dream of the rain as it falls upon the leaves
and the cracks in the ground like the cracks are in our lives
they are sealed and now far away
you tell me we can start the rain
you tell me that we all can change
you tell me we can find something to wash the tears away
you tell me we can start the rain
you tell me that we all can change
you tell me we can find something to wash the tears.....
and i know of the pain that you feel the same as me
and i dream of the rain as it falls upon the leaves
and the cracks in the ground like the cracks are in our lives
they are sealed and now far away
Iron Maiden
Monday, May 21, 2007
Tuesday, May 15, 2007
Bir Fincan Kafein
Tanıştığımız gün, ben O'nun yaşadığı şehirdeydim bir iş toplantısı için. Stresliydim biraz da. Akşam yabancı konuklarımızı yemeğe götürmüştük, O'da gelmişti bu yemeğe, ayaküstü tanışmış ve uzak köşelerde oturmuştuk. Yemek bitmiş otele doğru yürürken yanıma gelmiş ve "sen de epey gezmeyi seviyormuşsun duyduğuma göre" demişti bana. O'na "nerden duydun?" diye sormuştum ben de. Sonra ayırılmıştı yollarımız o gecelik.
Ben çok kez yine gittim O'nun yaşadığı ve benim çok sevdiğim o güzel şehre. Ama şimdi bu satırları yazarken anlıyorum O'nunla gezince ayrı bir güzelliğe bürünmüş bu şehir. Tanıdığım hiç kimseye benzemiyor O. O'nun gözlükleriyle bakınca dışarıya, bir yandan etraf şenleniyor, diğer yandan da pek çok kişiye sıradan gelen, canınızı çok ama çok acıtıyor.
O'nunla beraber yemek hazırlamak da bir oyun, yaptığım basit bir salataya bile övgüler sıralayabiliyor. Taksi şöförlerinin bile bilmediği tüm sokakaları biliyor, yeni yerler keşfediyor, sonra da bu keşifleri beraber yeniden keşfediyoruz ya da yeni keşifler yapıyoruz. O'nunla trafik keşmekeşi de yaşanmaz o koca şehirde, üstelik harika bir şoför DJ'dir de. Harika bir tatil arkadaşıdır aynı zamanda. Tatil planlarını önceden araştırır ve geliştirir, mesleğinin hakkını tam verir.
Herhangi biriyle, mesela bize servis yapan garsonlarla çok çabuk iletişim kurar, böylece zaten beraber olduğumuz için keyifli olan anları kat kat keyifli hale getirir. Katışıksız bir ruhu vardır, çektiği fotograflar, yazdığı yazılar oldukça saftır. Özellikli hediyeler hazırlamayı çok iyi bilir. En küçük hediye bile O'nun eli değince sıradışı olur. Bazen belki aylar öncesinden kurar hediye fikrini. Hediyeden ziyade O'nun hediye fikridir zaten özel olan.
Başka hiç kimseye benzemediğinden O'na "deli" derim ben. Ama deli olmasaydı ben de bu satırları yazamazdım sanırım.
Zariftir ve kırılgandır da aynı zamanda. Bunca rengin altında elbetteki karanlık kuytular da vardır derinliklerde. Öğrenmiştir onlarla yaşamayı ve etrafındakilere bunları göstermemeyi. Ama ben O'nu bu rengiyle de severim ve beklerim gösterebilmesini istediğinde. Sadece "tatlı hayatın da acı hayatında paylaşılabilir olduğunu" bilmesidir istediğim.
Uzaklardan bile olsa aynı şeyleri beğeniriz, alırız, kullanırız. Binlercesi arasından aynı çalışmayı seçip duvarkağıdı yapmışlığımız vardır mesela.
Daha yeni döndüm sayılır O'nun yanından, daha erken gitmez isem, yakında önemli bir gününde yine O'nun yanında olacağım.
O kadar uzayabilir ki bu yazı...
O'na şarkı:
O beni prenses peri sanıyooooooo
Wednesday, April 25, 2007
Çocuklar Gibi Şendik
Amma, önümüzdeki 3 günümüzü geçireceğimiz cennetten bir köşe olan Köprülü Kanyon Milli Parkı içindeki motelimize vardığımızda tüm sıkıntılarım sona erdi hele bir de o mükemmel kahvaltı sofrasını görünce şenlenen gözlerime bir de midem eşlik etti :P.
Kaldığımız süre boyunca sürekli olarak, kuru üzümler, incir, kayısı ve keçiboynuzu ile dağlardan toplanmış adaçayı, kekik, papatya ve hemen motelin bahçesinde yetişen taze nanelerle hazırladığımız bitki çayları ve portakal ve greyfurt suları tükettik. Portakal sıkma konusundaki performansları dolayısıyla bazı arkadaşlarla burada vitamin bar açmaya karar verdim :)
Sonrasında, iki katlı ve 4 odadan oluşan çok şirin 4 binadaki odalarımıza yerleştik. Tekrar buraya gelecek olursam mutlaka üst kattaki odalarda kalmaya karar verdim çünkü bu odaların nehre bakan balkonları var. Hemen iki adım ötede Köprüçay'ın kıyısında salıncak, hamak ve masalar varken çok da balkonda sefası aramanın bir anlamı yok sanırım (ne kıskandım mı onları? hiç de değil).
Daha dinlenme fırsatı bulamadan bedenlerimizi ve zihnimize esnetmeye giriştik. Yol yorgunluğundan mı yoksa kahvaltının beni fazlasıyla baştan çıkarmış olmasından mıdır bilmem pek bi keyifsiz oldum, midem çok bulandı. Tüm bu 2 saatlik aktivite sonrası hoop en az kahvaltı kadar güzel olan ve nehir kıyısında servis edilen öğle yemeğine geçtik. Yemek konusunda ıslah edilebilir olduğumu hiç düşünmüyorum :P Önce salıncak, sonra yemek, sonra alerji sınırlarına kadar çilek derken bitiverdi yemek molası. Hala midemde takla atmakta olan kahvaltılıklar üzerine eklenen bunca yemek üzerine yapılacak tek şey vardı o da yürümek. Nehrin kaynağına doğru yürüyüşe geçtik, hem doğanın baş döndüren güzelliğini fotoğraflayarak hem de arkadaşlarım Can (9) ve Dilay (10) ile oynayarak ve oyalanarak çok keyifli bir yürüyüş sonunda eski bir taş köprüye (Büğrüm Köprü bir geç Roma dönemini eseri) vardık.

Bunca keçilik faaliyetlerine rağmen hala midem fazlasıyla dolu olunca ikinci seans da benim için keyifsiz geçti, odak noktam tamamen sindirim sitemim üzerindeydi :( Buna rağmen dinlenemeden başlamasına az vakit kalan akşam yemeğine geçtik. Keyifli, bol eğlenceli, Can'ın sihirbazlık numarasıyla ve zeka oyunları oynayarak yemeğimizi bitirdik. Daha dayanıklı olanlar gece etkinliğine devam ederken biz odalarımıza çekildik. Yorgunluktan uykuya dalmayı bir türlü beceremedim ve güneşin doğmasına yardım etmek üzere 4:30 da kalktım. Buna benim ne kadar katkım olduğu tartışılır zira bir gün öncesinden devam eden keyifsizliği hala üzerimden atabilmiş değildim. Kahvaltı öncesi kısa bir dinlenme imkanı bulsam da dengem bozulmuş gibiydi. Yine bir önceki gün kadar güzel ve eğlenceli bir kahvaltı ettik, bol bol portakal-greyfurt suyu içtik, meyve suyu servisi gerçekten kusursuzdu :)
Kahvaltı sonrası bu seferde, nehrin denizle buluştuğu yöne doğru güzel bir yürüyüş yaptık. Öğle yemeği öncesi katıldığım seansta da hala açılabilmiş değildim. Yemek sonrası yine nehrin kaynağına doğru yürüyüşe geçtik. Dört kişi elele tutuşup yokuşları seke seke çıktık, performans süperdi :)) Bu sefer ilk gün üstüne çıktığımız eski taş körüyü de geçip Köprülü Kanyonun simgesi olan ve MS 2. yüzyılda yapılan ve hala kullanılan Oluk Köprüye vardık. Köprülü Kanyon rafting parkuru hemen bu köprünün 100 m altındaki noktadan başlayarak yaklaşık 9 km sürüyor. Oluk Köprü yanındaki yol ayrımı Selge antik şehrine 11 km yolumuz olduğunu gösteriyordu. Bu parkuru bir gün sonra jeep safari olarak geçme planları yaparak motelimize döndük. Bu öğlen sonrasını kendime ayırdım. Önce biraz papatyalardan taç yaptık sonra biraz çocuklarla ödev yaptık biraz da bir gün sonraki 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için hazırlıklar yaptık. Can'a akşam gösterisi için sayılarla yapılan bir numara öğrettik :).
22'si akşam yemeği tam bir cümbüş içinde geçti. Önce tüm diğer güzel yemeklerin yanında asma yaprağına sarılarak mangalda pişirilmiş alabalık yedik. Balıklarla farklı maceralarıma böylece bir yenisini daha eklemiş oldum. Yemek sonrası bir fasıl heyeti kuruduk :))) Koro havası versin diye de sandalyelerle bir ikinci sıra yaptık. Tabii şarkılar, matraklık yapacağız diye o kadar çok bölündü ki karnıma kramplar girdi. O gece çoook güzel bir uyku çektim sabahleyin de güneşi doğurtma işini diğer arkadaşlara bırakınca dipdiri bir gün yaşadım. 23 Nisan sabahı yine harika bir kahvaltı ettik. Çok fazla fiziksel aktivitem var zaten diye yemek konusunda kendimi şımarttım. Bunun ne büyük hata olduğunu eve dönüp de baskülün üstüne çıkınca gördüm maalesef :(( Kahvaltı sonrası nehir kıyısında keyif ve kokoloji yaptık. Bugünü ilk seansında kendimi harika hissettim. Öğle yemeği öncesinde Can ve Dilay hazırladıkları 23 Nisan programını sundular, hele Can'ın bir gün önce kendi yazığı şiiri okuyuşu hepimizi çok duygulandırdı. Etrafın bayraklarla balonlarla süslü olduğu bir ortamda öğle yemeğimizi yedik.
Yemek sonrası, grubun bir kısmı rafting yapmak üzere hazırlanmaya başladı (maalesef geçerli mazeretimden ötürü bu aktiviteye katılamadım). Ama bizim rotamız Selge antik şehri idi. Kiralayacak jeep bulamayınca, motelin aracıyla yaklaşık 20 kişilik bir grupla yola çıktık. Oluk Köprü'den Selge için sola saptık ve 11 km'lik mükemmel manzaralı ama bol virajlı bir yoldan Selge'ye ulaştık. Selge, MS 5. yüzyıldan beri yerleşim yeri olmuş bir şehir. Şimdilerde Zerk (Altınkaya) köyü içinde kalıyor. Antik şehirdeki en çok göze çarpan yapı Tiyatro. Tiyatronun çok büyük bölümü ayakta, küçük rehberlerimizin söylediğine göre 1948 yılında meydana gelen depremle birlikte tiyatronun bir bölümü (sahne) yıkılmış. Bizim yanımızda profesyonel bir rehber olmadığından ve en azından ben daha önceden dersime çalışmadığımdan ötürü biraz üstün körü gezmiş olduk bu antik şehri. Ama yukarıdaki linkten ve bu linkten daha detaylı bilgiler bulmak mümkün. Şoförümüzden 2100 m.'de olduğumuzu öğrendik, bitki örtüsü gerçekten mükemmel. Özellikle gövdesi kırmızı renkli bodur bir ağaç ilgimi çekti, şoförümüz bunun çilek ağacı olduğunu söyledi ama bunu daha çok keçiler yiyormuş :) Kıvrıla kıvrıla güzel manzaralar eşliğinde tekrardan motelimize döndük.Yaklaşan ayrılık anına doğru, bu muhteşem doğanın bağrındaki nehir ve kuş seslerinin şenlendirdiği barınaktan kopmanın burukluğu vardı içimde. Belki uzun süre yıldızları bu kadar yakından göremeyeceğim. Karanlığın koynunda uykuya dalmak üzere olan orman içerisinden geçerek, bizi evimize götürecek otobüse vardık. "Huysuz gece otobüs yolcusu" genim sanki alınmış gibiydi, Serik ve Belek'ten sonrasını hatırlamıyorum. Bir ara gözlerimi açtım ve hemen ön taraftaki saate baktım, neredeyse sabah oluyordu 5.30. Bu kadar uyuyabildiğime o kadar şaşırdım ki küçücük bir şok yaşadım, nasıl olmuştu da mola verildiğini bile hissetmemiştim. Sonra bu yeni alışkanlığımın verdiği huzurla yeniden uykuya daldım, tekrar uyandığımda saat 6.30'a geliyordu ama etraf hala zifiri karanlıktı, sanırım bir şeyler ters gidiyordu, zorla kolumdaki saati görmeye çalıştım ve hala genetiği değiştirilmemiş bir huysuz gece otobüs yolcusu olduğumu hüzünle öğrendim. Saat daha 3.15'ti ve 15 dk. sonra Afyon'da mola verdik :(
Her zaman farklı yerler görmekten, farklı yemekler yemekten, doğanın ninnisine kendimi bırakmaktan çok çok hoşlandım. Böylesi her bir deneyim bana çok şey kattı. Ama tüm bunların dışında, daha çok zevk almamı sağlayan birlikte olduğum insanlar oldu. Benim için gezileri güzel yapan, sadece görülen yerler, yenilen güzel yemekler, doğa, hava koşulları değil aynı zamanda birlikte olduğum dostlarımdır da. Herkese tekrar teşekkürler...
Not: Yola çıkmadan 2 hafta önce yaşadığım bahar allerjisi için aldığım ilaçlar çok iyi gelmişti ancak 1 gün önce ilacım bitmişti. Tedbir olsun diye yanıma aldığım ilaçları kullanmak zorunda kalmadım hiç. Onca çiçek, böcek, havada uçan polenlere rağmen hasta olmadım.Fotograflar için http://picasaweb.google.com.tr/letsmakerain
Wednesday, April 11, 2007
İşte Yine Başladı
Sarhoş gibi başım dönüyor, içim gıdıklanıyor, her baharda karşılaştığım bu yabancıya karşı yine gardımı alamıyorum.
Hep en sevilenler midir, bizi en savunmasız bırakan?
Her bahar olduğu gibi, yine başıma gelecekleri bildiğimden, bu sefer farklı önlemler alayım dedim. Duyu organlarımdan en hassasını, her sabah bakımdan geçirdim.
Kapıya dayanmıştı bir kere, 10 gün boyunca alınan önlemler kar etmedi. Açtım kapıları, buyur ettim, yüzleşme zamanı çoktan gelmiş olanı...
Anlatamıyorum bedenime, "bu yabancı değil" diye, kabullenemiyor bi türlü.
Beni daha beter edip, ateşlere sarıp, hülyalara salmasına ramak kala aramıza duvarlar koydum. Daha bir kaç ay gitmez buralardan, hiddetlenip savunma duvarlarımı yıkmaya çalışacaktır bilirim.
Ama geçeceğini de bilirim, bildiğim içindir ki sabredebilirim. Her şey bittiğinde ise tüm bunlara sevdiğimin sebep olmasıdan dolayı hem üzülür hem de tekrar gelişini beklerim.
Ne çelişkili bir ilişkidir bu benimle bahar arasında yaşanan... Aynı derde düşenlerden henüz derman bulan olmadığından, daha uzun süreler bahar allerjimle birlikte yaşayacağız anlaşılan.
Monday, April 02, 2007
Ve Tanrı (I)Spartalıları Yarattı
Dün 300 Spartalı'ya gittik. Allahtan sabah kahvaltısı geç ve uzun yapıldığından akşam 5.30 gibi başlayan seansa kadar açlık hissetmemiştim. Yoksa, kopan onca kafa-kol-bacak arasında kusmamak elde değildi. Yandaki fotograf, filmin ender kansız sahnelerinden birini gösteriyor. Bu sahne, bana Gladyatör filminde Maximus'un buğday tarlaları içinde ellerini başaklar üzerinde gezdirerek yürüyüşünü anımsattı.Film, doğrudan çok etkileyici bir sahneyle başlıyor. Henüz doğmuş, bebekler bir uçurumun kenarında, fiziksel bir muayeneye tabi tutuluyorlar ve eğer bir sakatlıkları varsa hemen uçurumdan aşağı atılıyorlar. Tahmin edileceği üzere, yıllardır biriken iskeletler yüzünden uçurum iyiden iyiye derinlik niteliğini kaybetmiş.
Film tabii bir çizgi romandan uyarlandığından, görüntüler, animasyonlar oldukça etkileyici ve tabi ki fantastik.
Pers kralının heybeti inanılmaz. Önceki sahnelerde, Sparta kralının (Leonidas) ve diğer 300 Spartalı askerin fiziksel özellikleri öylesine etkileyiciydi ki, Pers kralı sahneye çıkar çıkmaz tüm heybetlerini kaybettiler. Bence film, makyaj konusunda çok başarılı. Pers kralını oynayan Brezilyalı aktör Rodrigo Santoro o denli yakışıklı bir adam ki, ancak çok başarılı bir makyaj onu bu kadar itici biri yapabilirdi. Imdb'deki foto galerisi buradan ziyaret edilirse, sanırım ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Yani şu yandaki zarif adamı ne hale getirmişler, hele bir de kaşları yok mu korkunçtu.Spartalılar, küçücük erkek çocukları öylesine bir eğitimden geçiriyorlar ki, yeryüzünde testestoran düzeyi bu kadar yüksek başka bir kavim daha yoktur diye düşünüyor insan. Amma velakin, bu adamların da çok büyük bir zaafı var elbet. Çocuğuna, eşine sevgisini gösteremeyen bu adamlar, büyük pişmanlık içinde ölüyorlar. Leonidas'ın sağkolu, komutanı, 300 Spartalı arasına oğlunu da katıyor ve savaş alanında beyaz atlı bir Persli (ahhh ah beyaz atlının da hayırlısını versin allahım) savaşçının dört nala gelip oğlunun kafasını uçuruşuna şahit olduğunda, "hayatımda hiç bir şeyden pişman olmadım ta ki şimdiye kadar" diyor. Şimdi pişman, çünkü oğluna onu ne kadar sevdiğini, kendi harika askerlik özelliklerinin ona da geçmiş olmasından ne kadar gurur duyduğunu hiç söylememiş.
Ama Leonidas'ın ölmeden önceki son sözleri Kraliçesine dair. Ancak, bu sözleri de kraliçenin duyması mümkün değil...
Leonidas'ın, Perslerle savaşacağını duyan Arcadia'lılar bir ordu ile ona katılıyorlar. Ancak Arcadia'lı komutan, Leonidas'ın sadece 300 askeri olduğunu görünce şaşkınlığını dile getiriyor ve "en az bizim kadar kalabalık olmanızı beklerdim" diyor. Buna karşılık Sparta kralı, "benim sayıca sizden daha çok askerim var" diyor ve Arcadia'lı komutanın hemen arkasında duran askerlere mesleklerini soruyor. Askerler'in bir kısmı gerçek hayatta heykeltraş, çömlekçi ya da demirci olduklarını söylüyorlar. Leonidas daha sonra dönüp kendi askerlerine soruyor "what is your profession?" diye ve hepsi bir ağızdan haykırıyorlar. Yani cevap "asker" falan değil ama anlaşılan o ki "ben askerim" demek anlamına geliyor. İşte tam bu sırada, en favori fıkram aklıma geldi ve çok eğlendim. Arada arkadaşıma da bu fıkrayı anlattım (fıkranın adı "what is your profession") ve ara boyunca karnımıza kramp girinceye kadar güldük. Bu fıkrayı şimdi burda anlatmayacağım ama. Burayı okuyanlardan bazıları bu fıkrayı biliyor... Bilenler bilmeyenlere anlatsın :)))
Velhasıl, bir pazar günü de böyle geçti. Vişnelikte brunch, sonrasında Ankara'nın alt üst olan trafik düzeninde Armada'ya ulaşma çabası, şans eseri bulunan park yeri, zıtarbaks'ta kağıt bardak yerine seramik kupalarda da kahvemizi alabileceğimizi öğrenmemiz, şu an üzerimde olan aksesuarcıdan alınma kolye-küpe, baklava göbekli 300 Spartalı ve çiseleyen yağmurda eve dönüş.
Aslında bu son iki post arasında geçenleri de bir özetlesem iyi olacak. Zira çok şeyler oldu ama benim ilham perisi grevde bu aralar...
Tuesday, March 06, 2007
Emekliliğe Doğru Emeklerken
Kayıt altına alınarak çalışmaya başlayalı on yıl olmuş.Yakın zamanda Figenciğim de emeklilik konusunda uzun uzun, özellikle de yurtdışında çalışanlar için oldukça faydalı olacak, yazılar yazdı. Ne tesadüf ki, onun bu yazıları benim bir Sosyal Sigorta numarası ile çalışmaya başlayışımın 10. yıl dönümüne denk geldi.
Daha vaktimin çok olduğunu düşündüğüm için 'ne zaman emekli olacağım' diye çok fazla kontrol yapmıyorum. Ancak, eğer primlerinizin ödenmesiyle ilgili tereddütleriniz varsa ya da 'elimin altında şu kayıtlar doğru düzgün bulunsun' derseniz, bağlı bulunduğunuz sosyal güvenlik kurumunun web sayfalarını ziyaret edin.
Ben arada bir buraya girip 'hala emekliyor muyum?' diye bakıyorum.
Bir yakınınız ya da istediğiniz herhangi bir kişinin, eğer TC kimlik numarasını, adını, soyadını, ana-baba adını, doğum yılını biliyorsanız sigorta tescil kaydının yapılıp yapılmadığını buradan öğrenebilirsiniz.
Ben SSK'ya kayıtlı olduğum için, burda söyleyeceklerim hep bu kurum üzerinden olacak. Gerçi ülkemizdeki üç kurum tek bir çatı altında toplandı ama yine de herkes kendi bağlı olduğu kurumdan bilgilerini öğrenebiliyor.
Her ne kadar pek çoğumuz içinde bulunduğumuz sistemi beğenmiyor olsak da o çook uzaktaymış gibi görünen günler bir gün geliverecek. Zaten hepimiz zamanın çok hızlı geçtiğini söylemiyor muyuz? İşte o gün geldiğinde, eğer biraz rahat yaşayalım diyorsak, bunu bugünden planlamamız gerekiyor.
Öncelikle 2 şartı yerine getiriyor olmamız lazım. Birincisi belirli bir süre boyunca (gün üzerinden hesaplanan) prim ödemek , ikincisi ise belirli bir yaşa kadar hayatta kalmayı becermek.
Eh bu prim günlerini de bir an önce doldurmak gerekiyor. Ama prim engelini atladıktan sonra bir de yaş engeline takılıyoruz. Primi doldurdum diye yan gelip yatamıyoruz, çünkü maaşımız bağlanmıyor. Biz de paşa paşa çalışmaya devam ediyoruz.
İşte burada her bir günün önemi büyük. Şimdi içinde bulunduğumuz ve çabucak geçen bu günlerde primler damlaya damlaya göl olmalı. Daha öncede söylediğim gibi primlerin takibi çok önemli, yasalar sigortasız çalıştırmayı engelliyor olsa da işverenin primlerimizi düzenli ödediğini takip etmek lazım.
O gün geldiğinde, bağlanacak maaşın aslında bugün yaşadığımız hayat tarzını sağlamayacağı aşikar. Benim gibi memur-işçi çocuğu olanlar zaten durumun içindeler.
Emekliliğe doğru emeklerken bazı kişisel girişimlerde de bulunmak lazım. Devletin bağlayacağı maaşın yeterli olmayacağını düşünerek şimdiden bireysel emeklilik sistemine dahil olunabilir. Benim dahil olduğum sisteme göre 2029'da emekli olacağım. Tabii bu sistem de ne kadar ekmek o kadar köfte hesabı yapıyor.
Bunlar derin mevzular, çok daldım çıkamıyorum şimdi.
Tüm bu söylediklerim işin parasal boyutu. Para çok kolay kazanılacağı gibi çok kolay da kaybedilebilir. Emeklilikte parasal olarak rahat etme konusu, içinde bulunduğumuz koşullar ve ve biraz da alacağımız yatırım kararlarıyla ilgili. Ama asıl mutluluğumuzun garantisi sanırım şimdiden sağlığımıza, hobilerimize, dostlarımıza yapacağımız yatırımlarda.
Umarım hepimiz mutlu birer emekli oluruz.
Friday, March 02, 2007
5 Dakika Ara
Oldu mu şimdi?Hani 1 Mart 2007 tarihinde dünyanın neresinde olursak olalım 19:55 - 20:00 saatleri arasında 5 dakikalık şalterlerimizi indirecektik, kontaklarımızı kapatacaktık
Yaşayamadık 5 dakika elektriksiz.
Koskoca plazalardan sadece İş kuleleri indirmiş şalterlerini.
Önce apartmanda yöneticimize haber verip, tümden ana şalteri indirelim diye düşündüm ama bunu hayata geçirmek olası gözükmüyordu. Ben de kaptım mutfaktan bir sandalye ve sokak kapısının dışındaki ana sigortayı indirdim. 5 dakika sonra yine sandalye tepesindeydim ki karşı komşuya gelen misafirler hakkımda çok hayırlı düşünmediklerini gösterir şekilde bana baktılar.
Ne mi oldu bu 5 dakikalık karanlık içinde? Elimde bir mum, tüm odaları dolaştım, pencereden dışarı baktım. Bizim ev biraz yüksek rakımlı bir tepede, şehrin büyük bir bölümünü kolaylıkla görebiliyoruz. Dışarısı o kadar aydınlıktı ki, perdeleri açsam içerisi ışıl ışıl olabilirdi.
Diyelim ki 5 dakikalık karanlığa dayanamadık, peki başka şeyler yapamaz mıyız, şöyle basitinden...
Yaparız sanırım, öncelikle çocuklara israfın kötü bir şey olduğunu anlatarak başlayabiliriz. Bir kuşağın büyüyüp de tutumlu birer yetişkin olmalarını beklemez elbette felaketler. Ama bir umut olmalı değil mi?
Günlük yaşamda yapılabilecekleri herkes biliyor zaten.
Geçenlerde bizim mezunların "bol hareketli" listesine harika bir tasarruf önlemi mailli geldi. Şöyle ki:
Rezervuar Suyundan Tasarruf
Bu yıl kış, oldukça kurak geçti...
Yağışlar son yılların en düşük seviyesinde kaldı.
Ankara'da 3, İstanbul’da 8 aylık su rezervinin kaldığı ve yakında kesintilerin başlayacağı konuşuluyor.
İnanılmayacak kadar basit ama bir o kadar da zeki bir küçücük eylemle olağanüstü bir su tasarrufu sağlanabilir:
Tuvalet Rezervuarları 4-5 litre su alıyor...
Rezervuardan akan su 3 litre olsa da ayni isi görüyor...
Rezervuarin içine 1,5 litrelik DOLU bir pet sise koyun.
Her sifon çekişte 1.5 litre tasarruf etmiş oluyorsunuz !
Bunu milyonlarla çarpın...
Sağlanan su tasarrufunu düşünebiliyor musunuz?
Thursday, March 01, 2007
Bana Masaüstünü Söyle
İşte benim masaüstümdeki duvar kağıdım.
Nasıl biri böyle bir duvar kağıdı seçer :)
Dahası burada.
Wednesday, February 28, 2007
Nerede Kalmıştık?
Ama olmadı...
Kendimi nerelerde aramadım ki, internetin sonsuz boşluklarında, başka başka blogerların beyaz cama yansıyan hayatlarında, mail-listelerinin karmaşasında, arama motorlarında, online banka şubelerinde, vergi dairelerinde.... Ama olmadı.
Sonra sokaklarda aradım. Zaman geçti sokaklarda, az da olsa kimi zaman kar kimi zaman yağmur yağdı. Ama kışlık lastikleri taktırmış olmaya değecek kadar yağmadı. Çukurlara girildi, tümseklerden aşıldı, trafikte tartışıldı. Hiç bir yerde yoktu aradığım. Çift katlı bir belediye otobüsü, daracık bir sokakta yanımdan geçmeye çalışırken sol aynamı parçaladı, elinde yerinden fırlamış bir parçayla adamla tartışan kimdi bilemedim. Teminallerde karşılama-uğurlama yaparken kalabalık içindeki yüzlere daldım. Ne çok hikayeleri vardı kimbilir, ama hiç biri aynı dilde yazılmamış...
Sonra içime sığmaz oldu, günümün en büyük bölümünü geçirdiğim yerde yaşananlar, yüzümden sivilceler çıktı. Aynaya baktım, yine kendimi göremedim.
Yıllar önce yazıp da yırttığım sayfalar geldi aklıma. Bir parçam oralarda kalmıştı sanki, yırtılmış, bin parçaya ayrılmış, şehir çöplüğünde çoktan eriyip yok olmuş.
Ne sokaklarda, ne kağıt parçalarında bulamayınca kendimi ve kendim de kendime sığmayınca sandalımı kıyıya bağladım. İzmir kıyılarında burnuma mis gibi deniz kokusu, rakı-balık kokusu, roka kokusu doldu. Ama bir zamanlar alkolden zevk alan o kişi de artık ben değildim.
Herkes durmadan başkalarına kıyıyordu, Kendime Kıyamam diyenler bile gün geldi kendilerine kıydılar. Sahneden indiğinde, arabasına atlayıp bir sigara yaktığında, bir elinde kahve bir elinde telefon, O'nu hemen yanımda trafikte seyrederken gördüğümde, belki de O'nun da kendi hikayesini ancak kendinin anlayacağı bir dilde yazdığını düşündüm.
Gece pek çokları için genç, benim içinse çoktan geç olmuştu artık. Yalnız sokaklarda, yalnız başıma araba kullanırken, ışıkları söneli çok olmuş pencerelerin ardında kimbilir kimler kendini bulmuş olmanın huzuruyla uyurken, kimlerini de, vicdan muhasebelerini bir türlü tutturamamış olmanın huzursuzluğuyla, uyku tutmuyordu. Ben hala arıyordum. Başımı yastığa koyar koymaz uykunun derinliklerine dalıyor ama rüyalarda arayışımı sürdürüyordum.
Sonra yine sabah, yine aynı sokaklar, yine tüm bir günümün en büyük bölümünü alan mekan, sonra akşam, yine aynı sokaklar....
Sanki büyük, çoook büyük bir şeyler olacakmış gibiydi, Al Gore amca bir takım gerçeklerden bahsetti, biz de 'bir şey olacakmış gibi' hissini çerçevelemiş olduk. Güllü'lerin köyüne bir helikopter düştü bi gün. Çocukken televizyonda çok izlemiştik Güllü'nün maceralarını. Sevdim sevmesine de sanki yine de bir şeyler kayıptı oyunda. Belki eksik parçamı bulurum diye gözlerimi kapadım güllü şarkısını söylerken. Ama olmadı...
Hele o çocukluğumun, sonrasında da genç kızlığımının o güzel hikayesi Çalıkuşu'na ne olmuştu da uçup gitmişti. Belki eskilerde kalmış bir parçamı bulurum dedim ama hikayeyi unutunca, eksik parçaları bulabilmenin kolay olmayadığını anladım. Sadece çocukluğumun salıncakta geçen o güzel anıları canlandı zihnimde. Ne kadar saf, ne kadar haylaz, ne kadar yara-bere dolu ama sağlam... Şimdi öyle mi? Salıncaktan düşüp dizlerimi kanatmıyorum belki ama, içimi kanatan yaralar da hiç kapanmıyor artık.
Aradığım ben oysa ki hiç uzaklarda değilmiş, hemen telefonumun ucunda, parmaklarımın üzerinde gezdiği klavyedeymiş. Birileri tarfından değer veriliyor olmakmış, uzaklardaki bir arkadaştan gelen paketmiş, keyifli bir sofrada atılan kahkahalar, püfff diye söndürülen mumlarmış. Tebdili mekanın verdiği ferahlıkmış oysa ki kendini bulmak. İltifat olmayan gerçeklermiş...
Tam da burasıymış kendimi aradığım yer.
Yeni yerime, yeni ben'e hoşgeldiniz.
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)