Showing posts with label Sanatsal Etkinlikler. Show all posts
Showing posts with label Sanatsal Etkinlikler. Show all posts

Monday, April 02, 2007

Ve Tanrı (I)Spartalıları Yarattı

Dün 300 Spartalı'ya gittik. Allahtan sabah kahvaltısı geç ve uzun yapıldığından akşam 5.30 gibi başlayan seansa kadar açlık hissetmemiştim. Yoksa, kopan onca kafa-kol-bacak arasında kusmamak elde değildi. Yandaki fotograf, filmin ender kansız sahnelerinden birini gösteriyor. Bu sahne, bana Gladyatör filminde Maximus'un buğday tarlaları içinde ellerini başaklar üzerinde gezdirerek yürüyüşünü anımsattı.

Film, doğrudan çok etkileyici bir sahneyle başlıyor. Henüz doğmuş, bebekler bir uçurumun kenarında, fiziksel bir muayeneye tabi tutuluyorlar ve eğer bir sakatlıkları varsa hemen uçurumdan aşağı atılıyorlar. Tahmin edileceği üzere, yıllardır biriken iskeletler yüzünden uçurum iyiden iyiye derinlik niteliğini kaybetmiş.

Film tabii bir çizgi romandan uyarlandığından, görüntüler, animasyonlar oldukça etkileyici ve tabi ki fantastik.

Pers kralının heybeti inanılmaz. Önceki sahnelerde, Sparta kralının (Leonidas) ve diğer 300 Spartalı askerin fiziksel özellikleri öylesine etkileyiciydi ki, Pers kralı sahneye çıkar çıkmaz tüm heybetlerini kaybettiler. Bence film, makyaj konusunda çok başarılı. Pers kralını oynayan Brezilyalı aktör Rodrigo Santoro o denli yakışıklı bir adam ki, ancak çok başarılı bir makyaj onu bu kadar itici biri yapabilirdi. Imdb'deki foto galerisi buradan ziyaret edilirse, sanırım ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Yani şu yandaki zarif adamı ne hale getirmişler, hele bir de kaşları yok mu korkunçtu.

Spartalılar, küçücük erkek çocukları öylesine bir eğitimden geçiriyorlar ki, yeryüzünde testestoran düzeyi bu kadar yüksek başka bir kavim daha yoktur diye düşünüyor insan. Amma velakin, bu adamların da çok büyük bir zaafı var elbet. Çocuğuna, eşine sevgisini gösteremeyen bu adamlar, büyük pişmanlık içinde ölüyorlar. Leonidas'ın sağkolu, komutanı, 300 Spartalı arasına oğlunu da katıyor ve savaş alanında beyaz atlı bir Persli (ahhh ah beyaz atlının da hayırlısını versin allahım) savaşçının dört nala gelip oğlunun kafasını uçuruşuna şahit olduğunda, "hayatımda hiç bir şeyden pişman olmadım ta ki şimdiye kadar" diyor. Şimdi pişman, çünkü oğluna onu ne kadar sevdiğini, kendi harika askerlik özelliklerinin ona da geçmiş olmasından ne kadar gurur duyduğunu hiç söylememiş.

Ama Leonidas'ın ölmeden önceki son sözleri Kraliçesine dair. Ancak, bu sözleri de kraliçenin duyması mümkün değil...

Leonidas'ın, Perslerle savaşacağını duyan Arcadia'lılar bir ordu ile ona katılıyorlar. Ancak Arcadia'lı komutan, Leonidas'ın sadece 300 askeri olduğunu görünce şaşkınlığını dile getiriyor ve "en az bizim kadar kalabalık olmanızı beklerdim" diyor. Buna karşılık Sparta kralı, "benim sayıca sizden daha çok askerim var" diyor ve Arcadia'lı komutanın hemen arkasında duran askerlere mesleklerini soruyor. Askerler'in bir kısmı gerçek hayatta heykeltraş, çömlekçi ya da demirci olduklarını söylüyorlar. Leonidas daha sonra dönüp kendi askerlerine soruyor "what is your profession?" diye ve hepsi bir ağızdan haykırıyorlar. Yani cevap "asker" falan değil ama anlaşılan o ki "ben askerim" demek anlamına geliyor. İşte tam bu sırada, en favori fıkram aklıma geldi ve çok eğlendim. Arada arkadaşıma da bu fıkrayı anlattım (fıkranın adı "what is your profession") ve ara boyunca karnımıza kramp girinceye kadar güldük. Bu fıkrayı şimdi burda anlatmayacağım ama. Burayı okuyanlardan bazıları bu fıkrayı biliyor... Bilenler bilmeyenlere anlatsın :)))

Velhasıl, bir pazar günü de böyle geçti. Vişnelikte brunch, sonrasında Ankara'nın alt üst olan trafik düzeninde Armada'ya ulaşma çabası, şans eseri bulunan park yeri, zıtarbaks'ta kağıt bardak yerine seramik kupalarda da kahvemizi alabileceğimizi öğrenmemiz, şu an üzerimde olan aksesuarcıdan alınma kolye-küpe, baklava göbekli 300 Spartalı ve çiseleyen yağmurda eve dönüş.

Aslında bu son iki post arasında geçenleri de bir özetlesem iyi olacak. Zira çok şeyler oldu ama benim ilham perisi grevde bu aralar...

Wednesday, February 28, 2007

Nerede Kalmıştık?

Önce kendime bir geleyeim, sonra da bloga gelirim dedim...

Ama olmadı...

Kendimi nerelerde aramadım ki, internetin sonsuz boşluklarında, başka başka blogerların beyaz cama yansıyan hayatlarında, mail-listelerinin karmaşasında, arama motorlarında, online banka şubelerinde, vergi dairelerinde.... Ama olmadı.

Sonra sokaklarda aradım. Zaman geçti sokaklarda, az da olsa kimi zaman kar kimi zaman yağmur yağdı. Ama kışlık lastikleri taktırmış olmaya değecek kadar yağmadı. Çukurlara girildi, tümseklerden aşıldı, trafikte tartışıldı. Hiç bir yerde yoktu aradığım. Çift katlı bir belediye otobüsü, daracık bir sokakta yanımdan geçmeye çalışırken sol aynamı parçaladı, elinde yerinden fırlamış bir parçayla adamla tartışan kimdi bilemedim. Teminallerde karşılama-uğurlama yaparken kalabalık içindeki yüzlere daldım. Ne çok hikayeleri vardı kimbilir, ama hiç biri aynı dilde yazılmamış...

Sonra içime sığmaz oldu, günümün en büyük bölümünü geçirdiğim yerde yaşananlar, yüzümden sivilceler çıktı. Aynaya baktım, yine kendimi göremedim.

Yıllar önce yazıp da yırttığım sayfalar geldi aklıma. Bir parçam oralarda kalmıştı sanki, yırtılmış, bin parçaya ayrılmış, şehir çöplüğünde çoktan eriyip yok olmuş.

Ne sokaklarda, ne kağıt parçalarında bulamayınca kendimi ve kendim de kendime sığmayınca sandalımı kıyıya bağladım. İzmir kıyılarında burnuma mis gibi deniz kokusu, rakı-balık kokusu, roka kokusu doldu. Ama bir zamanlar alkolden zevk alan o kişi de artık ben değildim.

Herkes durmadan başkalarına kıyıyordu, Kendime Kıyamam diyenler bile gün geldi kendilerine kıydılar. Sahneden indiğinde, arabasına atlayıp bir sigara yaktığında, bir elinde kahve bir elinde telefon, O'nu hemen yanımda trafikte seyrederken gördüğümde, belki de O'nun da kendi hikayesini ancak kendinin anlayacağı bir dilde yazdığını düşündüm.

Gece pek çokları için genç, benim içinse çoktan geç olmuştu artık. Yalnız sokaklarda, yalnız başıma araba kullanırken, ışıkları söneli çok olmuş pencerelerin ardında kimbilir kimler kendini bulmuş olmanın huzuruyla uyurken, kimlerini de, vicdan muhasebelerini bir türlü tutturamamış olmanın huzursuzluğuyla, uyku tutmuyordu. Ben hala arıyordum. Başımı yastığa koyar koymaz uykunun derinliklerine dalıyor ama rüyalarda arayışımı sürdürüyordum.

Sonra yine sabah, yine aynı sokaklar, yine tüm bir günümün en büyük bölümünü alan mekan, sonra akşam, yine aynı sokaklar....

Sanki büyük, çoook büyük bir şeyler olacakmış gibiydi, Al Gore amca bir takım gerçeklerden bahsetti, biz de 'bir şey olacakmış gibi' hissini çerçevelemiş olduk. Güllü'lerin köyüne bir helikopter düştü bi gün. Çocukken televizyonda çok izlemiştik Güllü'nün maceralarını. Sevdim sevmesine de sanki yine de bir şeyler kayıptı oyunda. Belki eksik parçamı bulurum diye gözlerimi kapadım güllü şarkısını söylerken. Ama olmadı...

Hele o çocukluğumun, sonrasında da genç kızlığımının o güzel hikayesi Çalıkuşu'na ne olmuştu da uçup gitmişti. Belki eskilerde kalmış bir parçamı bulurum dedim ama hikayeyi unutunca, eksik parçaları bulabilmenin kolay olmayadığını anladım. Sadece çocukluğumun salıncakta geçen o güzel anıları canlandı zihnimde. Ne kadar saf, ne kadar haylaz, ne kadar yara-bere dolu ama sağlam... Şimdi öyle mi? Salıncaktan düşüp dizlerimi kanatmıyorum belki ama, içimi kanatan yaralar da hiç kapanmıyor artık.

Aradığım ben oysa ki hiç uzaklarda değilmiş, hemen telefonumun ucunda, parmaklarımın üzerinde gezdiği klavyedeymiş. Birileri tarfından değer veriliyor olmakmış, uzaklardaki bir arkadaştan gelen paketmiş, keyifli bir sofrada atılan kahkahalar, püfff diye söndürülen mumlarmış. Tebdili mekanın verdiği ferahlıkmış oysa ki kendini bulmak. İltifat olmayan gerçeklermiş...

Tam da burasıymış kendimi aradığım yer.

Yeni yerime, yeni ben'e hoşgeldiniz.

Monday, April 03, 2006

Binlerce Vuruş Yapan Parmaklar

Geçtiğimiz cumartesi akşamı Burhan Öçal, Anatolya'da 19 kişilik ekibiyle ilk defa sahne alacaktı. Perşembe günü ayırtılmış üç kişilik biletimiz vardı (torpilli tarafından) ama iki kişi kalmıştık. Benim gönlüm el vermeyince üçüncü bileti de aldırdım belki bir gelen olur diye. Ancak, gelmesini istediğim arkadaşımlaaramızda yaşanan yanlış anlaşılmadan ötürü, elimde bir fazla bilette konser salonunun girişinde nafile bekledim durdum. Hem hasta olduğunu bildiğimden, hem de telefonu uzun süredir kapalı olunca, arkadaşım hakkında gerçekten endişelendim... Neyse ki bu sabah daha iyi olduğunu öğrendim blogundan. Bir kez daha geçmiş olsun...

Salona girmeden 5 dk öncesindeki elimdeki bileti sattım ve güzelce yerimize oturduk. Pek çok televizyon programından ve ropörtajlardan bildiğim Burhan Öçal, inanılmaz derecede enerji dolu -ve bunu karşısındakine yansıtabilen- bir o kadar mütevazi bir sanatçı. Ayrıca bir kaç parçaya sesiyle de hayat verdi, bu benim için sürpriz oldu zira şarkı söylemesini hiç beklemiyorduk. Sahne alan "Saz Heyeti" birbirinden yetenekli sanatçılardan oluşmuştu. Özellikle Klarnet soloları muhteşemdi. Yaylı çalgılar -ki "heyetin" yarısını oluşturuyorlar- kesinlikle kulaklarımızın pasını sildi. Ud, kanun, vurmalı çalgılar ve bas gitarı da es geçmemek lazım.

Burhan Öçal öyle bir çalıyor ki darbukayı, sanki içinizde bir yerlerde yapıyor bunu. Bateri'yi de ziyadesiyle öyle. Çok kalitesiz kısa kısa video kayıtları yaptım ama buraya koyamayacağım bunları.

Bir ara, gruptaki diğer darbuka çalan arkadaşına, "yazık ona çok yoruldu, parmakları binlerce vuruş yaptı" dedi. Gerçekten de o kadar özel bir şey ki yaptığı, parmaklarını henüz sigortalamamış olmasına şaşırdım doğrusu. Diğer yandan da o eski şarkılara can verirken şöyle dedi: "Biz burda bu kadar güzel eserlerin üzerine tuz-biber olmaya çalışmıyoruz, bunu yapamayız da zaten. Bizim yapmaya çalıştığımız tek şey, bu güzel kültürümüzü dünyaya tanıtabilmek"

Çok sevdim ben bu adamı, hem müziğini hem kendisini.

İşte yukarıdaki o gecede bir fotograf.

Wednesday, March 29, 2006

HunderwasserHaus


İşte burası ünlü mimar Friedensreich Hundertwasser 'in Viyana'nın çeşitli noktalarındaki eserlerinden biri. Özellikle yukarıdaki linkin içinde de bulunan oldukça ilginç biyografisini okudugunuzda aslında dünyanın pek çok yerinde eserler verdiğini görebiliyorsunuz.

Bu mimari tarzın amacını gelin mimarın kendisinden dinleyelim:

The Role of KunstHausWien

The architecture of KunstHausWien would be a bastion against the dictatorhip of the straigth line, the ruler and T-square, a bridghehead against the grid system and the chaos of the absurd.

Art must meet man's and nature's pace.

Art must respect nature and the laws of nature. Art must respect man and man's inspiration for true and durable values.
Art must again be a bridge between the creativity of nature and the creativity of man.
Art must regain its universal function for all and not be just a fashionable business for insiders.
Art must free itself from the ties of guided intellectual tutorhip.
Art should not suffer speculation and cultural industrialisation.
Art should not endure dogmatic enslavement through negative theories.
Art must have a purpose. Art must create lasting values.
The courage to strive for beauty in harmony with nature. The task of KunstHausWien is to achieve these goals.

Hundertwasser, October 1990


Sanatçı, 2000 yılında ölmüş ve vasiyeti üzerine Yeni Zelanda'daki The Garden of the Happy Deads"de bir Lale Ağacı'nın (bir çeşit manolya) altına gömülmüş.

Etrafı gezdikten sonra binanın cadde tarafına bakan tarafındaki küçük kafede oturup güzel güzel melangelarımızı içip bir yandan da ekrandan, Sanatçının kendi sesin ve görüntüsü eşliğinde güzel bir kısa film izledik.

İşte aşağıda bir kaç naçizane fotograf, eserin yaratıcının dehası karşısında çok çok sönük kalan... Not: Her bir dairenin birbirinden farlı olduğu bu evlerin kirası Viyana'daki diğer evlerden daha ucuzmuş!!!!

Tuesday, May 31, 2005

MFÖ Konseri, Vişnelik


MFO - Konseri 29 Haziran, ODTU MD, Çim AmfiPosted by Hello
Alev Hn. BEN ve Gül


Konser Başlamadan...