Showing posts with label Gezimania (Y.içi). Show all posts
Showing posts with label Gezimania (Y.içi). Show all posts

Wednesday, April 25, 2007

Çocuklar Gibi Şendik

Evet bu 23 Nisan bayramında çocuklar gibi şendik...
Ormanlık bir yolda seke seke yokuş çıkmalar, salıncakta (her ne kadar bacaklarımız için kısa da olsa!) göğe erişme yarışları, keçi gibi tırmanışlar bizi çocuk gibi şenlendirdi tekrardan. Şenlendirdi dedim de bu aralar magazin dünyamızı pek bir meşgul ediyor "şenlendirici" vakalar, ama bizim şenlendirici etkenlerimiz başka :)))
Oldum olası otobüs yolculuklarını sevmem, hele bir de gece yolculuğuysa keyfim iyiden iyiye kaçar. 23 Nisan bayramının pazartesi gününe denk gelmesi bize Güney'e uzanma fırsatı verdi. Cuma akşamı 36+1 kişilik Antalya yolculuğumuz başladı. Uzun, uykusuz ve dolayısıyla da rahatsızlık verici bir yolculuk sonrası Serik'te inip, bizi kıyıdan dağa doğru yaklaşık 70 km içerideki motelimize götürecek araçlara bindik. Yolun virajlı olması nedeniyle midem bulanınca, yolculuk beni bir kez daha sarstı.

Amma, önümüzdeki 3 günümüzü geçireceğimiz cennetten bir köşe olan Köprülü Kanyon Milli Parkı içindeki motelimize vardığımızda tüm sıkıntılarım sona erdi hele bir de o mükemmel kahvaltı sofrasını görünce şenlenen gözlerime bir de midem eşlik etti :P.

Kaldığımız süre boyunca sürekli olarak, kuru üzümler, incir, kayısı ve keçiboynuzu ile dağlardan toplanmış adaçayı, kekik, papatya ve hemen motelin bahçesinde yetişen taze nanelerle hazırladığımız bitki çayları ve portakal ve greyfurt suları tükettik. Portakal sıkma konusundaki performansları dolayısıyla bazı arkadaşlarla burada vitamin bar açmaya karar verdim :)

Sonrasında, iki katlı ve 4 odadan oluşan çok şirin 4 binadaki odalarımıza yerleştik. Tekrar buraya gelecek olursam mutlaka üst kattaki odalarda kalmaya karar verdim çünkü bu odaların nehre bakan balkonları var. Hemen iki adım ötede Köprüçay'ın kıyısında salıncak, hamak ve masalar varken çok da balkonda sefası aramanın bir anlamı yok sanırım (ne kıskandım mı onları? hiç de değil).

Daha dinlenme fırsatı bulamadan bedenlerimizi ve zihnimize esnetmeye giriştik. Yol yorgunluğundan mı yoksa kahvaltının beni fazlasıyla baştan çıkarmış olmasından mıdır bilmem pek bi keyifsiz oldum, midem çok bulandı. Tüm bu 2 saatlik aktivite sonrası hoop en az kahvaltı kadar güzel olan ve nehir kıyısında servis edilen öğle yemeğine geçtik. Yemek konusunda ıslah edilebilir olduğumu hiç düşünmüyorum :P Önce salıncak, sonra yemek, sonra alerji sınırlarına kadar çilek derken bitiverdi yemek molası. Hala midemde takla atmakta olan kahvaltılıklar üzerine eklenen bunca yemek üzerine yapılacak tek şey vardı o da yürümek. Nehrin kaynağına doğru yürüyüşe geçtik, hem doğanın baş döndüren güzelliğini fotoğraflayarak hem de arkadaşlarım Can (9) ve Dilay (10) ile oynayarak ve oyalanarak çok keyifli bir yürüyüş sonunda eski bir taş köprüye (Büğrüm Köprü bir geç Roma dönemini eseri) vardık.

Buraya varınca, yolda gördüğüm keçilerden de etkilenerek bir kaç zıplamayla köprünün üstüne çıktım. Asıl restorasyondan geçirilmiş olan köprü daha ilerideymiş, ancak biz bu noktada fazlasıyla oyalandığımız için ve programa yetişelim diye dönüşe geçtik.

Bunca keçilik faaliyetlerine rağmen hala midem fazlasıyla dolu olunca ikinci seans da benim için keyifsiz geçti, odak noktam tamamen sindirim sitemim üzerindeydi :( Buna rağmen dinlenemeden başlamasına az vakit kalan akşam yemeğine geçtik. Keyifli, bol eğlenceli, Can'ın sihirbazlık numarasıyla ve zeka oyunları oynayarak yemeğimizi bitirdik. Daha dayanıklı olanlar gece etkinliğine devam ederken biz odalarımıza çekildik. Yorgunluktan uykuya dalmayı bir türlü beceremedim ve güneşin doğmasına yardım etmek üzere 4:30 da kalktım. Buna benim ne kadar katkım olduğu tartışılır zira bir gün öncesinden devam eden keyifsizliği hala üzerimden atabilmiş değildim. Kahvaltı öncesi kısa bir dinlenme imkanı bulsam da dengem bozulmuş gibiydi. Yine bir önceki gün kadar güzel ve eğlenceli bir kahvaltı ettik, bol bol portakal-greyfurt suyu içtik, meyve suyu servisi gerçekten kusursuzdu :)

Kahvaltı sonrası bu seferde, nehrin denizle buluştuğu yöne doğru güzel bir yürüyüş yaptık. Öğle yemeği öncesi katıldığım seansta da hala açılabilmiş değildim. Yemek sonrası yine nehrin kaynağına doğru yürüyüşe geçtik. Dört kişi elele tutuşup yokuşları seke seke çıktık, performans süperdi :)) Bu sefer ilk gün üstüne çıktığımız eski taş körüyü de geçip Köprülü Kanyonun simgesi olan ve MS 2. yüzyılda yapılan ve hala kullanılan Oluk Köprüye vardık. Köprülü Kanyon rafting parkuru hemen bu köprünün 100 m altındaki noktadan başlayarak yaklaşık 9 km sürüyor. Oluk Köprü yanındaki yol ayrımı Selge antik şehrine 11 km yolumuz olduğunu gösteriyordu. Bu parkuru bir gün sonra jeep safari olarak geçme planları yaparak motelimize döndük. Bu öğlen sonrasını kendime ayırdım. Önce biraz papatyalardan taç yaptık sonra biraz çocuklarla ödev yaptık biraz da bir gün sonraki 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için hazırlıklar yaptık. Can'a akşam gösterisi için sayılarla yapılan bir numara öğrettik :).

22'si akşam yemeği tam bir cümbüş içinde geçti. Önce tüm diğer güzel yemeklerin yanında asma yaprağına sarılarak mangalda pişirilmiş alabalık yedik. Balıklarla farklı maceralarıma böylece bir yenisini daha eklemiş oldum. Yemek sonrası bir fasıl heyeti kuruduk :))) Koro havası versin diye de sandalyelerle bir ikinci sıra yaptık. Tabii şarkılar, matraklık yapacağız diye o kadar çok bölündü ki karnıma kramplar girdi. O gece çoook güzel bir uyku çektim sabahleyin de güneşi doğurtma işini diğer arkadaşlara bırakınca dipdiri bir gün yaşadım. 23 Nisan sabahı yine harika bir kahvaltı ettik. Çok fazla fiziksel aktivitem var zaten diye yemek konusunda kendimi şımarttım. Bunun ne büyük hata olduğunu eve dönüp de baskülün üstüne çıkınca gördüm maalesef :(( Kahvaltı sonrası nehir kıyısında keyif ve kokoloji yaptık. Bugünü ilk seansında kendimi harika hissettim. Öğle yemeği öncesinde Can ve Dilay hazırladıkları 23 Nisan programını sundular, hele Can'ın bir gün önce kendi yazığı şiiri okuyuşu hepimizi çok duygulandırdı. Etrafın bayraklarla balonlarla süslü olduğu bir ortamda öğle yemeğimizi yedik.

Yemek sonrası, grubun bir kısmı rafting yapmak üzere hazırlanmaya başladı (maalesef geçerli mazeretimden ötürü bu aktiviteye katılamadım). Ama bizim rotamız
Selge antik şehri idi. Kiralayacak jeep bulamayınca, motelin aracıyla yaklaşık 20 kişilik bir grupla yola çıktık. Oluk Köprü'den Selge için sola saptık ve 11 km'lik mükemmel manzaralı ama bol virajlı bir yoldan Selge'ye ulaştık. Selge, MS 5. yüzyıldan beri yerleşim yeri olmuş bir şehir. Şimdilerde Zerk (Altınkaya) köyü içinde kalıyor. Antik şehirdeki en çok göze çarpan yapı Tiyatro. Tiyatronun çok büyük bölümü ayakta, küçük rehberlerimizin söylediğine göre 1948 yılında meydana gelen depremle birlikte tiyatronun bir bölümü (sahne) yıkılmış. Bizim yanımızda profesyonel bir rehber olmadığından ve en azından ben daha önceden dersime çalışmadığımdan ötürü biraz üstün körü gezmiş olduk bu antik şehri. Ama yukarıdaki linkten ve bu linkten daha detaylı bilgiler bulmak mümkün. Şoförümüzden 2100 m.'de olduğumuzu öğrendik, bitki örtüsü gerçekten mükemmel. Özellikle gövdesi kırmızı renkli bodur bir ağaç ilgimi çekti, şoförümüz bunun çilek ağacı olduğunu söyledi ama bunu daha çok keçiler yiyormuş :) Kıvrıla kıvrıla güzel manzaralar eşliğinde tekrardan motelimize döndük.

Yaklaşan ayrılık anına doğru, bu muhteşem doğanın bağrındaki nehir ve kuş seslerinin şenlendirdiği barınaktan kopmanın burukluğu vardı içimde. Belki uzun süre yıldızları bu kadar yakından göremeyeceğim. Karanlığın koynunda uykuya dalmak üzere olan orman içerisinden geçerek, bizi evimize götürecek otobüse vardık. "Huysuz gece otobüs yolcusu" genim sanki alınmış gibiydi, Serik ve Belek'ten sonrasını hatırlamıyorum. Bir ara gözlerimi açtım ve hemen ön taraftaki saate baktım, neredeyse sabah oluyordu 5.30. Bu kadar uyuyabildiğime o kadar şaşırdım ki küçücük bir şok yaşadım, nasıl olmuştu da mola verildiğini bile hissetmemiştim. Sonra bu yeni alışkanlığımın verdiği huzurla yeniden uykuya daldım, tekrar uyandığımda saat 6.30'a geliyordu ama etraf hala zifiri karanlıktı, sanırım bir şeyler ters gidiyordu, zorla kolumdaki saati görmeye çalıştım ve hala genetiği değiştirilmemiş bir huysuz gece otobüs yolcusu olduğumu hüzünle öğrendim. Saat daha 3.15'ti ve 15 dk. sonra Afyon'da mola verdik :(

Her zaman farklı yerler görmekten, farklı yemekler yemekten, doğanın ninnisine kendimi bırakmaktan çok çok hoşlandım. Böylesi her bir deneyim bana çok şey kattı. Ama tüm bunların dışında, daha çok zevk almamı sağlayan birlikte olduğum insanlar oldu. Benim için gezileri güzel yapan, sadece görülen yerler, yenilen güzel yemekler, doğa, hava koşulları değil aynı zamanda birlikte olduğum dostlarımdır da. Herkese tekrar teşekkürler...

Not: Yola çıkmadan 2 hafta önce yaşadığım bahar allerjisi için aldığım ilaçlar çok iyi gelmişti ancak 1 gün önce ilacım bitmişti. Tedbir olsun diye yanıma aldığım ilaçları kullanmak zorunda kalmadım hiç. Onca çiçek, böcek, havada uçan polenlere rağmen hasta olmadım.

Fotograflar için http://picasaweb.google.com.tr/letsmakerain

Friday, November 17, 2006

İSTANBUL'DA 9 GÜN

Yarısının yabancı olduğu yaklaşık 5.000 kişiyi ağırladığımız kongreden çok şükür anlımızın akıyla çıktık.. Arkadaşlarla birlikte olmak en azından daha fazla keyif almamızı sağladı.

8 Kasım günü öğlen civarı yola çıktık İstanbul'a doğru, otele ancak 20:30'da giriş yapabilince o akşamki toplantıyı kaçırdım (-fena mı oldu? -bilmem). Ertesi gün sadece katılacağım bir akşam yemeği vardı. Fırsat bu fırsat diyerek, İstiklal civarında sanırım ismi zencefil olan bir vejeteryen restaurantta, çook sevdiğim arkadaşım Ersin'le güzel bir yemek yedik. Akşam için hazırlanıp karaköy iskelesinden bizi Kız Kulesine götürecek Gümüş Damla isimli tekneye doğru yola çıktım. Teknede yerimi aldıktan biraz sonra, çalışmakta olduğum kurumun temsil ettiği meslek camiasının dünyadaki en üst düzeydeki temsilcileri ile bir aradaydık. Kokteyl eşliğinde kısa bir boğaz gezi sonrasında 100 kişilik grubumuzla Kız Kulesi'ne vardık. Oldukça büyülü bir atmosfer ve mükemmel bir organizasyonla karşılandık. Bu kongrenin dört yıldır hazırlığını yapan ve dünyanın her yerinden gelen binlerce kişiye kusursuz bir hizmet vererek, bizim bu kongreden yüzümüzün akıyla çıkmamızı sağlayan Visitur oldu.

Kız Kulesi yemeğinin ardından teknemize geçmeden önce konuklara bu etkinliğin anısına hediye edilen özenle hazırlanmış kadife keseler içindeki nazar boncukları ve içinde bulunan açıklama notu, tüm diğer detayların yanında oldukça zarif bir tavırdı.

Perşembe gecesini böyle tamamladıktan sonra ertesi gün sabah 09.00'da başlayan ve 18:00'de biten bir toplantıya katıldım. Bu toplantının yemeği ise Kuruçeşme Divan'da oldu. Yine aynı özenle hazırlanmış bir gece geçirdik. İlerleyen saatlerde Arjantin temsilcisi ve eşinin yaptığı tango gösterisi ayrı bir güzellik kattı gecemize.

Cumartesi günü biraz geç uyanayım, yatak keyfi yapayım dedim ama horoz genlerim buna pek müsade etmedi. Öğle civarında İngiltere'den gelen meslektaşımla ortaklaşa gerçekleştireceğimiz kokteyl ve akşam yemeği konularını gözden geçireceğimiz bir gayri resmi toplantı yaptık, onun kaldığı otelde. Doğrusu bizim de bu otelde kalamıyor olmamıza oldukça hayıflandım. Geri kalan günüm boş olunca, ortaokul öğretmenimi ziyarete gittim. Aradan 20 yıl geçmişti, bir sürü anı paylaştık. Konukseverlikleri, hiç bir otelle ölçülemezdi elbetteki. Geceyi onlarda geçirdim ertesi gün yapılan geç ve harika bir kahvaltı ardından otele kadar yürüdüm (Cevahir-The Marmara yaklaşık 20 dk).

Pazar öğleden sonra ekibin geri klan kısmı Ankara'dan geldi. Lütfi Kırdar sergi sarayında onlarla buluşup, standı kurduk. Akşam yemeği allahtan, kaldığım otelin muhteşem bir boğaz manzarasına sahip olan çatısındaydı. Kongre konuşmacıları için düzenlenen bu VIP yemek de oldukça başarılı geçti, ama bu yemekteki bir füme balıktan boğazıma saplanan kılçık hala bana sıkıntı veriyor. Bu akşam yemeğini biraz yaralı atlattım. Yine kusursuz bir organizasyon ve yemeğin anısına verilen küçük el yapımı kaseler içindeki çikolata ile içindeki "diş kirası" geleneğine ilişkin not keyfimi dorukta tutmaya yetti.

Gece boyunca tüm uğraşlarıma rağmen kılçık çıkmayınca ve sabah kahvaltısında da problem devam edince Pazartesi sabahı doktora gitmek zorunda kaldım. Alman hastanesinin harika KBB doktoru Yusuf bey tüm uğraşlarına ve endoskopik muayeneye rağmen, dil köküme saplanmış olduğunu tespit ettiği kılçığı çıkaramayınca, öğlen sonrası başka bir doktorla birlikte bakacağını söyledi. Öğleden sonra tekrar gittiğimizde tüm uğraşılara ve benim çok uyumlu bir hasta olmama (ben doktorun yalancısıyım) rağmen kılçık yine çıkmadı. Tek yolun kısa bir anestezi ile küçük bir operasyon olduğunu söyleyince doktorlar, "Ama olmaz ki, bugün açılış töreni var, katılmam gereken oturumlar akşam yemekleri, gala programı var" diyerek tepki vermişim. Gerçi baştan beri benim yaklaşımım, bu durumun kendi kendine geçmesi yönündeydi ama doktor "enfeksiyon riski nedeniyle alınması gerekiyor" diyince biraz korktum. Sonrasında, eğer çok sıkıntım olursa hemen yarın, değilse işlerimin bittiği perşembe günü görüşmek üzere doktorumla sözleştik. Doktordan çıkıp, kongremizin açılış törenine yetiştik. Açılış konuşmaları sonrasında sahne alan Anadolu Ateşi'nin gösterisi mükemmeldi. Açılış konuşmalarını, dikkatle izleyen yüzlerdeki ciddi ifade, gösteri başladığında ağızları kulaklarına varmış insan ifadelerine dönüştü. Tören bittiğinde özellikle yabancı konuklarımızın memnuniyetlerini dile getirmeleri ve tebrikleri bir kez daha mutluluğumu artırdı. Bu akşam resmi bir yemek yok. Üzerimizdeki takım elbiselerden ve topuklu ayakkabılardan kurtulup, arkadaşlarla birlikte biraz sohbet edebilmek için İstiklal'de bir yerlerde oturduk. Ertesi güne hazırlanmak için çok geç olmadan, daha gece gençken, bu geceyi de noktaladık.

Evet artık Salı oldu. Sabah erkenden kongre alanındayız, bugün benim için yine uzun olacak. Gün boyunca ayağımda kalacak olan topuklu ayakkabılar şık ama çok ızdırap veriyor. Öğlen, pırıl pırıl bir gökyüzü ve muhteşem boğaz manzarası eşliğinde Hilton'un çatı katındaki restauranttaydık (Hani şu Arzu hanımın tercih etmediği). Ayaklarım biraz olsun dinlendi bu arada. Sonra tekrar kongere. Toplantılar sonrası akşam 18:00 civarında Hilton'daki kokteylin ardından, çok güzel bir mekan olan Feriye'de yemeğe gitti. Aktık mesleğin en tanınmış 100 kişisi ile oldukça haşır neşirim. İş hayatım ne kadar da sıkıntılı gidiyor olsa da böylesi özel insanlarla tanışma fırsatı elde ediyor olmak, self-motivasyonun için çok yararlı. Tüm yemek boyunca masanın altında ayakkabılarımı çıkararak oturdum. Ama ayrılma vakti geldiğinde ayaklarımın üzerinde duracak halim kalmamıştı. Odama çıktığımda, uzun uzun şok duşlar ve masajla ayaklarımı dinlendirmeye çalıştım. Kongre sırasında ayağımın üzerine düşÜRÜLen paket nedeniyle de biraz yaralıydım zaten. Ertesi sabah ayağıma rahat çizmelerimi geçirdim, zira akşam Çırağan'da yapılacak Gala'ya kadar biraz dinlendirmeliydim ayaklarımı.

Çarşamba günü de tam bir koşturmacayla geçti, iyi ki ayaklarımda rahat papuçlarım vardı. Akşam otele gidip kısa! bir hazırlığın (-hangi kadın bir gala yemeğine kısa sürede hazırlanabilir? -Ben, yaklaşık 30 dk.) ardından, tüm ekip yola çıktık. Muhteşem bir atmosfer, özellikle de Afrika'dan gelen delegasyonun kıyafetleri çok etkileyiciydi. Sarayın her bir köşesinde ayrı bir etkinlik vardı. Kahve içilip fal bakılan köşe, nargile odası, saray hamamı, padişah ve cariye kostümlü görevlilerin olduğu oda, tüm gürültü arasında Ney'ini büyük bir huşu içinde çalan genç hanımın olduğu oda veeee büyük sahnenin olduğu büyük salon. Buradaki canlı müzik oldukça başarılıydı. Bir süre sonra ayaklarımızn ağrısını unutup Arzu, Demet ve Ben kendimiz pistte attık. Aslında ayak ağrısana en iyi gelen şey dans edemek :) insan ayaklarının ağrısını unutuveriyor valla. "Artık çok yorgunuz gidelim" dedikten sonra yakşaşık 2 saat daha geçirdik Çırağan'da. Odaya vardığımda kendimi çabucak yatmaya hazırladım ve daha başım yastığa değmeden uyudum. Ama gece 3'te uyanıp ayaklarımı yine soğuk suya sokma ihtiyacı duydum :(((

İşte perşembe..... Herşey ne kadar da hızlı geçti. Bu kongreye hazırlanmaya başladığımız dört yıl öncesini düşünüyorum da gözlerimin önünden acı tatlı ne çok şey geçiyor ve işte sonundayız artık herşeyin, çok şükür herşey yolunda gitti. Kapanış töreni yapılırken, ister istemez bir hüzün kaplıyor içimi, etrafımda 102 ülkeden insan var, fonda "We are the world, we are the children" çalıyor, dokunsalar ağlayacağım. Hemen kirpiklerimin ucunda zaptetmeye çalıştığım tuzlu sular, burnumu sızlatıyor. Hüzün de var gurur da (sen anladın di mi Arzu?). Günlerdir birlikte olduğum yabancı konuklarımızla bir kez daha vedalaşıyorum, güzel sözler bir kez daha gururumu okşuyor...

Bu kongrenin bir sonraki durağına, 2010 yılında Kuala Lumpur'da ulaşılacak. Kim bilir o gün geldiğinde, dünyanın o uzak köşesinde, benim gibi biri daha duygularını bir yerlere yazıyor olacak...

Not: Kılçık artık batmıyor, ama boğazımdan bir türlü geçmeyen bir lokma varmış gibi hissediyorum. Perşembe günü, kapanıştan sonra apar topar Ankara'ya dönmeye karar verince doktor randevuma gidemedim. Bu akşam bir de burada doktora görüneceğim.

Tuesday, June 27, 2006

Tatil Kolajı

Posted by Picasa

Diger fotograflar icin buraya bakabilirsiniz :)

Thursday, June 01, 2006

Bir Önceki Post'un Fotoları

Behramkale'de macuncu amca

Bozcaada'nın Rüzgar Gülleri


Balıkçı Tekneleri (Bozcaada)

Bozcaada evleri

Bozcaada'dan güzellikler

***

Wednesday, May 31, 2006

Behramkale'ye Çıkmalı Şu Assos'a Bakmalı

Başlığı bir Ordu türküsünden esinlenerek attığımı itiraf etmeliyim. Ancak, Behramkale'ye çıkıp da Assos'a bakınca hemen aklıma bu türkü geldi ve üzerinden geçen bunca güne rağmen hala fotoğraflara baktıkça bu türküyü mırıldanıyorum:

Boztepe'ye çıkmalı,
Şu Ordu'ya bakmalı
Böyle güzel kızları
Saz çalıp oynatmalı
Haydi yavrum oymaktan
Yar gelir oynamaktan
....

Adatepe'den ayrılmamızın ardından, Behramkale'ye doğru yola çıktık. Behramkale esasen Assos'un günümüzdeki ismi. Hemen Midilli adayıyla karşıkarşıya. Daha ayrıntılı bilgi için buraya bakılabilir. Aracımızı bıraktığımız yerden, sağlı sollu hediyelik eşya satanların arasından tepeye doğru yürüyüşe geçtik. Tepedeki Athena tapınağı 200 mt. yükseklikte. İşte yukarıdaki fotoğraf da buradan çekildi.

Bu fotograf da tapınağın kalıntılardan.

Antik şehir'de kazılar hala devam ediyormuş. Yukarıdan baktığımızda aşğıda amfi tiyatroyu görebiliyorsunuz. Biz buradan Bozcaada'ya geçeceğimiz feribota yetişeceğiz diye oldukça erken ayrıldık ama özellikle bir Assos gezisi yapıp her keri karış karış gezmek farz.

Tapınağın hemen girişinde bir de eski kilise var. Burası Selçuklular zamanında camiye dönüştürülmüş. Ancak haçların yatay kollarını silmenin dışında pek de fazla değiştirilmemiş yapı. Kapının üzerinde kilise zamanından kalma bazı yazılar var. İbadete açık olmayan binanın kapsı kilitli olduğundan içerisini görme imkanımız olmadı maalesef.

Yukarı doğru çıkarken bir çoğumuza çocukluğunu hatırlatan, bir tahta çubuk üzerine dolanarak sunulan renkli renkli macunlardan almayı da ihmal etmedik. Bir de o kadar yaşlı teyzeler vardı ki, ellerindeki eşyaları satmak için aşırı derecede ısrar ediyor, kendilerini acındırarak satış yapmaya çalışıyorlardı. Hem yaşlılarımızın bu durumda olmalarına hem de turizm konusundaki yerel yetkililerin bu durumu düzeltmemelerine çok üzüldüm. Ben genellikle eğer satıcı çok ısrarcı ise beğensem bile o malı almaktan vazgeçiyorum. Sürdürülebilir bir turizm için artık turistleri taciz eder nitelikte yapılan satışlara bir dur denmeli.

......

Artık Bozcaadaya geçebilmek için Geyikli iskelesine varmış bulunuyoruz. Deniz muazzam, çarşaf gibi ve yemyeşil, iskelede kıyıda gençler denize giriyor, kıyıda tek bir taş yok, kumsal harika. Aman allahım ne uzun bir feribot kuyruğu!!! En iyisi aracı bir sonraki feribota binmek üzere iskelede bırakıp adaya geçmek.

Bozcaada'ya yanaşırken önce kale karşılıyor sizi. O kadar temiz! restore edilmiş ki eski bir yapı olduğuna inanamıyorsunuz :)

Ada hakkında en resmi bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Antik Adıyla Tenedos, tanrıların meyhanesi olarak anılırmış. Adaya varır varmaz acıkan karınlarımızı doyurmak için bir kaç lokantaya girip çıktıktan sonra, sevili Brumendi'nin daha sonradan verdiği tüyonun (Fikri'nin Yeri) yanındaki -ama benim servis olrak pek de beğenmediğim- Kandilli'de oturduk. Çupra-salata ve ada şarabı eşliğinde güzel bir yemek yedik. 19 Mayıs tatili nedeniyle burası da oldukça kalabalıktı. Sokakta yürüken yaşlıca bir amca ile ayakta biraz sohbet ettim ve bana elindeki mevlüd şekerlerinden verdi. Böyle uzun uzun sokaklarda gezmeyi adanın yaşlı sakinlerinden hikayeler dinlemeyi isterdim ancak bir tur programı vardı ve bunu bozmak olmazdı :(

Adanın elektrik ihtiyacı rüzgar tribünleri ile karşılanıyormuş, hatta üretilen elektrik fazla geldiği için denizin altına döşenen kablolarla Çanakkale'ye gönderiliyormuş. Sessiz, temiz bir yöntem. Petrol üzerindeki bunca kirli oyunları, ısrarla gelişmiş! ülkelerin artıklarıyla, cennet ülkemizin cennet bağrına nükleer santraller saplamayı kafalarına koymuş politikaları düşündükçe, daha çok insanın bu güzellikleri görmesini, buraya geziye getirilmiş çocuklara konunun çok iyi kavratılmasını ve böylece daha bilinçli bir toplumsal direnç sağlanması çok mu büyük bir hayal...

Daha önceden Alaçatı'daki rüzgar santrallerini görmiştüm. Bir de Çeşme'de kaldığımız otelin kendi enerjisinin bir kısmını sağlamak üzere, hemen otel arazisinin içine kurduğu rüzgar tribününü görmiştim. Bu eskiden gördüklerim çok gürültülüydüler, ancak Bozcaada'nınkiler dünyanın en sezszileriymiş. Rüzgar ya çok şiddetli eserse ya da hiç esmezse tribünler elektrik üretemiyorlarmış ve şimdiye kadar tribünler sadece bir kere durmuş (nedenini şimdi hatırlayamadım).

Rüzgar tribünlerinden ayrıldıktan sonra pek çok arkadaşımın methettiği Ayazma plajının yanından!!! geçerek tekrardan merkeze geldik. Adanın merkez dışından kalan üzüm bağları ve bağevleri, insanın kendisine bir sürü soru sormasına neden oluyor :)

Ada o kadar güzel ki, arnavut kaldırımlı sokaklar, sokaklara atılmış masalar, masalarda çiçekler, kapılar, kapıların tokmakları (özel ilgi alanım), pencereler, pencere çiçekleri... Hele bir de seramik kapı numaraları var ki beni çok büyülediler ama satın alacak bir yer bulamadım koşturmaca içinde. (bunların fotoğraflarını ne yazık ki bloggerın azizliğinden ötürü yükleyemiyorum).

Daha sonra Adanın ünlü şaraplarının yapıldığı bir şarap fabrikasını gezdik ve bol tadım eşliğinde alışverişimizi de yaptık. Güzel dömisek bir beyaz şarap da aldım, satıcı bana bu şarabın şöööle kızlarla toplanıp dedikodu yapmanın yanında çok iyi gideceğiini söyledi :)

Artık tansıların meyhanesinde boş kadehlerimiz bırakarak dönüş feribotuna yetişme vakti gelmişti. Biraz koştuk ama yetiştik (keşke yetişemeseydik). Ve istikamet Çanakkale'de kalacağımız otel. Biraz şehir merkezinin dışında ama boğazın da hemen kıyısında. Odamıza çıkında, hiç birşey yapmadan penceremizi açıp, güneşin tepeleri kızıla boyayarak, karşımızdaki Gelibolu yarımadası üzerinde batışını izliyoruz tüm yorgunluğumuzu unutarak.

Yarın (20 Mayıs) Eceabat'a feribotla geçip, Gelibolu yarımadasını gezeceğiz...

Saturday, May 27, 2006

Kaz Dağları Nam-ı Diğer İda Dağı

22:00 civarında başlayan bir otobüs yolculuğu sonunda, turumuzun ilk başlangıç noktası olan Kaz dağlarının eteklerindeki Güre kasabasına sabahın erken saatlerinde vardık. Yolculuk boyunca doğru dürüst uyuyamamış olmaktan kaynaklanan huzursuzluk, boğazımdaki batma hissi ve bacaklarımdaki uyuşukluk, yerel rehberimizi beklerken, denize karşı yaptığım yoga eşliğinde biraz olsun geçti. Tıpkı doğduğu bu topraklar gibi güneş yüzlü, zeytin gözlü rehberimiz Ali bizi önce kahvaltı yapacağımız Mahmutalan köyündeki Saklıbahçe isimli yere götürdü. Ben daha yerel bir kahvaltı yapmayı beklerdim, ama yine de her şey özellikle de ortam oldukça huzur vericiydi. Beni ilk etkileyen sessizlikti… Trafik gürültüsü yok, elektronik eşya vızıltısı yok, sadece sizi sarıp sarmalayan, huzura erdiren doğanın ninnisi var. O günün tamamını hamakta geçirebilirdim ama görülecek çok yer vadı, yolun başındaydık daha. İşte Saklı bahçenin bir iki köşesi ve Mahmutalan köyünün bembeyaz badanalı duvarından kendini bir yol bulmuş çiçekler.

Kahvaltı sonrası, dağın her tarafını kaplamış ölümsüz zeytin ağaçlarının arasından Tahtakuşlar köyüne doğru yol aldık. Köy Enstitüsü mezunu Ali Kudar’ın kendi çabalarıyla kurduğu bu Tahtakuşlar özel Etnografya Galerisi gerçekten de takdire değer. Hele de Ali bey’in güzel anlatımları her şeyi daha da bir anlamlı kılıyor. Küçük müzeden ayrılırken kapıda gördüğüm anı defterini şöyle bir karıştırdığımda buranın pek çok yabancı ziyaretçisinin de olduğunu gördüm. Köye de ismini veren Tahtacıların kökleri Orta Asya’ya kadar dayanıyor. Ancak daha yakın geçmişlerine bakılırsa, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethi için kullanacağı kadırgaları yaptırmak üzere, ormancılık ve marangozlukları ile ünlü Toroslar’da yaşayan göçer toplumlardan olan Tahtacıları Kaz dağlarına getirtir. Fetih tamamlanıp da Fatih Tahtacıları ödüllendirmek istediğinde, tekrardan Toroslara dönmek istemeyen halka bu topraklar verilir ve onlar da artık yerleşik hayat geçerler.

Kaz dağları, mitolojideki adıyla İda dağı, Homeros’un destanlarında bin pınarlı dağ diye andığı yerdir. Yine mitolojiye göre İda dağı, Zeus’un Troya savaşını izlediği yerdir. Tahtakuşlar’dan ayrıldıktan sonra yine zeytinlikler arasında kurulu köylerden geçip, anıt çınarların gölgesinde dinlenerek Hasan Boğuldu Şelalesi’ne vardık. Doğa kadar yeşil berrak sular kıyısında Hasan’ın muhtelif hikayelerini dinledik. Sabahattin Ali'nin de kaleme aldığı bu hikaye daha sonra 1990 yılında filme de çekilmiş. Kısa bir yürüyüşle zeytin satan köylüler arasından Sütüven şelalesine yöneldik. Başka bir güzellikle dökülen bu şelalenin ardından araçlarımızla başka bir şelaleye doğru gidip, ulu ağaçların gölgesinde, su ve kuş sesleri eşliğinde alabalıklarımızı yedik. Uzungöl’de yediğin alabalıktan sonra henüz yediğim hiçbir alabalığı beğenmiş değilim.

Yemek sonrası, bir zeytin fabrikasını gezip alışveriş yaptıktan sonra, Zeytinli kasabasının meydanındaki çınarlar altındaki kahvelerde oturup huzurun keyfini çıkardık. Buradan Kaz dağlarının en yüksek noktasındaki (1720 m.), efsanelere konu olan ve her yıl adına Ağustos ayının ortalarında şenlikler düzenlenip hayır yapılan Sarıkız tepesine doğru yola çıktık. Kaz dağları Milli Parkı içinden oldukça uzun süren bir yolculuk sonunda tam zirveye varmıştık ki arkası kesilmez bir dolu başladı. İşte bu fotoğraf zirvelerde açmış bir menekşenin dolu taneleri ile örtülmüş hali.
Zirve yapamadan dönüşe geçtik ve Akçay’da kalacağımız otele yerleştik. Güneş, batmadan önce tüm Edremit körfezini gümüş pırıltılara dönüştürmüştü. Yoksa Zeynebin perileri mi peri tozu sermişti? Ertesi gün için erkenden yatıp erkenden kaktık.

19 Mayıs sabahı Adatepe köyüne doğru yola çıktık. Eski bir Rum köyü olan Adatepe özellikle taş evleri ile ünlü. 500 evin olduğu köye yeni hiçbir ev yapılmıyormuş. Eskilerin pek çoğu restore edilmiş. Ancak hala restore edilmeyi bekleyen bazı satılık evler de mevcut. İşte size birkaç örnek. Köyün linkinden de göreceğiniz gibi burada kalabileceğiniz çok güzel pansiyonlar var. Dünya’nın oksijeni en bol olan 2. yerinde (birincisi neresidir sizce?) bir gün mutlaka kendime birkaç günlük mitolojik bir hediye vereceğim. Köy öylesine sevimli ki, Zeytin dallarının gölgesindeki bu kapı numarası, kapılar, pencereler, kapı kolları-tokmakları, bayram nedeniyle neredeyse her eve asılmış bayraklar, küçük sanat evi, eskiden zeytin sıkmak için kullanılan bu taşlar, kaldırım taşları döşeyen bu yaşlı amca, duvarlar üzerinde açmış nazlı gelincikler, ulu çınarlar altındaki bu küçük köy kahvesi, … hepsi hepsi bu köye yeniden gelip bir iki gece geçirmem için beni geri çağıyorlardı. Adatepe yakınındaki Zeus Atları da (Zeus’a kurban sunulan yeri), - her ne kadar biz bu tur kapsamında görmemiş olsak da- mutlaka gidilmesi gereken bir yer.

Şimdi istikametimiz Behramkale ve Bozcaada…

Monday, April 24, 2006

Monday, September 26, 2005

MAŞUKLAR DİYARI ve SAPANCA

Efendim denildiğine göre, saraya cariye olarak yollanan güzellikleri ile ünlü çerkez kızlarının büyük kısmı bu ellerden çıkarmış zamanında... Bu nedenle "Aşık"ın ya da "Aşuk"un (erkil isim) karşılığı olan "Maşuk" (dişil isim) adından gelirmiş Maşukiye'nin ismi. Acaba bir de Aşukiye var mı biryerlerde? :)

ODTU Mezunları Derneği'nin düzenlemiş olduğu Sapanca-Maşukiye gezisi sabah evden 06.40 civarında ayrılmamla başladı. Tüm hafta boyunca meteorolojinin haftasonu için etkili sağanak uyarısı yapması, tura katılan yaklaşık 45 kişinin gözünü korkutmamış olmalıydı ki 07.00 civarında Vişnelik'ten ayrıldık. Gezinin neredeyse tamamı az bulutlu ve açık bir havada geçti. İlk molamızı Varan'ın Bolu Dağındaki tesislerinde verdikten sonra, Otoyolun Sapanca Kavşağından içeri girip Maşukiye'deki Motali lokantasında öğle yemeği aldık. Bu geziye çıkmadan önce tarafıma verilmiş olan danışmanlık hizmetlerinden dolayı kiremitte alabalık yemeye karar verdim. Maalesef Uzungöl'de yapılan balığın yanına yanaşması mümkün değildi : ( Ama fotografta iştah açıcı görünüyor değil mi?



(bu yazının bundan sonraki bölümü aslında bir karmaşa sebebiyle yeniden yazılıyor :(( ne aksilik yahu, zaten fotograflar yüklenmiyordu bir de bitirdiğm yazıyı tam siteye yerleştirirken yeniden başa döndüm. Ama sevgili okurlarım sizi merakta bırakmayacağım ve tekrardan yazacağım herşeyi)

Nerde kalmıştık, yemek sonrasında aracımızla Kartepe'ye doğru yola koyulduk. Kartepe denizden 1300m. yükseklikte bir bölge. Burada geçen yıl, dört adet kayak pisti bulunan oldukça büyük bir otel açılmış. Bu nedenle de yol çalışmaları oldukça yoğun bir biçimde devam ediyordu. Böyle olunca yaklaşık bir 45 dk. sonra yürüyüş parkurumuzun başlangıcı olan Kuzulu Yayla'ya ulaştık. Buradan itibaren, aracımızla tekrar buluşacağımız otel noktasına kadar önümüzdeki 1,5 km.'lik yolu kah fotoğraf çekerek kah böğürtlen toplayarak yaklaşık 1 saatte tamamladım. Grup farklı tempolar ve farklı motivasyonlara sahip olduğu için sanırım benim hızım ortalama olarak değerlendirilebilir. Benim motivasyonun daha çok "ay burda bir salyongoz var, aaa bu ağaç ne değişik eğilip bükülmüş sanki bir koltuğa, merdiven ...vs. benziyor, bakın bakın burada bir mantar ailesi var." şeklinde idi. Zaten doğa o kadar cömertti ki, ilgimin dağılmaması imkansızdı çünkü etraf sarı-mor-beyaz çiçeklerle doluydu. Eylül ayında olduğumuzu unutsam, bir de elimde, avucumda, dilimde topladığım mükemmel -tam da bu mevsimin meyvesi olan-böğürtlenlerin kırmızı lekeleri olmasa, öbek öbek papatyalara aldanıp mevsimi ilkbahar zannedecektim.

Sonunda otel önünde bizi bekleyen aracımızla inişe geçtik, yine yaklaşık 1 saat süren bir yolculuk sonunda Sapanca kıyılarına ulaştık. Kartepe'den iniş bahsettiğim yol çalışması nedeniyle oldukça zorlu bir etap. Zaman zaman karşı yönlerden gelen araçlar sıkıntılara sebep olabiliyorlar. Kartepe yolu boyunca gördüğüm lokanta tabelalarından anladığım kadarı ile buradan aynı anda hem gölü hem de Marmara denizini görmek mümkün oluyormuş. Ama ufuk biraz puslu olduğu için Marmara'yı görmek mümkün olmadı. Ancak bu 1300m.'lik tepe yolunda Sapanca hem şehir olarak hem de göl olarak oldukça güzel gözüküyor. Sapanca İstanbul'a da yakınlığı nedeniyle oldukça büyük bir yerleşim yeri. Zaten Sapanca ile Maşukiye arasında öyle belirgin bir sınır hisstmedim ben, burası neredeyse birbirine geçmiş iki yer. Hatta kabaca kıyıya Sapanca, tepeye Maşukiye diyebilirim. Burada bek çok site ve çok güzel ve çok sayıda bahçeli hatta havuzlu evler var. Etrafta pek fazla Ankara plakalı araç olmadığı için bu evlerin neredeyse hepsinin İstanbullulara ait olduğu söylenebilir.

Sapanca göl kıyısı o kadar huzur ve keyif dolu ki, saat 17.00 civarında vardığımız Gölevi'nde geçirdiğimiz 1 saat oldukça çabuk geçti. Şimdi buraya eklemeyi başaramadığım göl kuşları, sazlıklar ve ben denizin hamak keyfini gözteren fotograflar anlatımı güçlendiremiyor. Madem fotografları ekleyemedim bari anlatayım değil mi.... (Sonunda bir gün sonra fotografları ekleyebildim.)


Bol gezmeli, bol görmeli, bol fotograflı bir hayat dilerim. Bırakın yollar kötü, ayakkabılarınız çamurlu olsun. Bırakın buluşma noktasına yetişme telaşını ne de olsa varacaksınız oraya. Bırakın yol kenarındaki belki de yılın son papatyaları olan öbekler size gülümsesin. Bir otel lobisindeki kahveye tercih etmeyin, ellerinizi dikenleri batsa da dalından böğürtlen toplayıp yemeyi. Çünkü bu koca şehirlerimizin en güzel pastanelerinin en güzel pastasında bile bu kadar mükemmel tadda böğürtlen bulamayız. Yol boyunca koca dalları ile sizi kucaklamaya hazır ağaçlara siz de onların adını sorun. Ben birine sordum "Kayın"mış adı... o ne heybet, o ne boy öyle...
Sonra, daha bu bahar kozalaktan çıkmış çam yavrularının başını okşayın ki sevginizle büyüsünler...

İşte böyle... gezelim -ama mutlaka- görelim...

Monday, June 06, 2005

Berçinçatak-Üçoluk Yürüyüşü

Haziran Pazar 2005 tarihinde yaptığımız ve toplamda 19 km. süren trekkingden bazı fotograğlar.


Başlarken...


Molaaa....

Ameliyattan (Hallus Valgus & Meta Tarsus) 4 ay sonra dağ-tepe

Ayak, bayağı sağlam olmuş :)

Yorulmuşummmmm, acıkmışımmmm

En küçük trekker CAN. Bizzat ben kendilerine yetişemedim.

Bu gezinin diğer fotografları için http://spaces.msn.com/members/yildizozturk/

Monday, May 16, 2005

İSTANBUL'da 10 GÜN (6-15 Mayıs)


Kanlıca Sırtları Posted by Hello
ERGUVAN RENKLİ BİR GEZİBu gezi ile ilgili daha fazla fotograf için

http://spaces.msn.com/members/yildizozturk/

Teşekkürler Adil, senden ilham alarak fotoğraflar için bir de msn'de yer açtım.

Friday, April 08, 2005

At Sumela


Sumela Monastry Posted by Hello

2003 Ağustos ayında sevgili Mehmet Havuş'un rehberliğinde bir karadeniz turuna katılmıştım. Aslında bu tura ilişkin yazacak çok şey var ama bunu başka bir yazıya bırakalım şimdilik. Yukarıdaki fotoğraf, daha sonraki yıl Budapeşte-Viyana-Prag turuna birlikte katıldığım, K. Fırat tarafından çekildi.