Tuesday, March 11, 2008

Have You Ever Hugged a Tree

You just look around, look into the eyes of a child, or into the eyes of your beloved, your mother, your friend - or just feel a tree. Have you ever hugged a tree? Hug a tree, and one day you will come to know that it is not only that you have hugged the tree but that the tree also responds, the tree also hugs you. Then for the first time you will be able to know that the tree is not just the form, it is not just a certain species the botanists talk about, it is an unknown God - so green in your courtyard, so full of flowers in your courtyard, so close to you, beckoning you, calling you again and again.

Osho Dang Dang Doko Dang Chapter 2

Thursday, March 06, 2008

The Creator

There are two types of creators in the world. One type of creator works with objects - a poet, a painter, they work with objects, they create things. The other type of creator, the mystic, creates himself. He doesn't work with objects, he works with the subject; he works on himself, his own being. And he is the real creator, the real poet, because he makes himself into a masterpiece.

Osho Ah, This! Chapter 1

Thursday, November 29, 2007

Rainmaker

when i was wandering in the desert
and was searching for the truth
i heard a choir of angels calling out my name
i had the feeling that my life would never be the same again
i turned my face towards the barren sun

and i know of the pain that you feel the same as me
and i dream of the rain as it falls upon the leaves
and the cracks in our lives like the cracks upon the ground
they are sealed and are now washed away

you tell me we can start the rain
you tell me that we all can change
you tell me we can find something to wash the tears away
you tell me we can start the rain
you tell me that we all can change
you tell me we can find something to wash the tears.....

and i know of the pain that you feel the same as me
and i dream of the rain as it falls upon the leaves
and the cracks in the ground like the cracks are in our lives
they are sealed and now far away

you tell me we can start the rain
you tell me that we all can change
you tell me we can find something to wash the tears away
you tell me we can start the rain
you tell me that we all can change
you tell me we can find something to wash the tears.....

and i know of the pain that you feel the same as me
and i dream of the rain as it falls upon the leaves
and the cracks in the ground like the cracks are in our lives
they are sealed and now far away

Iron Maiden

Monday, May 21, 2007

Orada Bir Ada Var, Şimdi Uzakta







































...............

Gittik, Gördük, Yedik, İçtik, Güldük, Çektik ve Döndük...
Bir yolunu bulmalı, kalmalı buralarda, şarj etmeli bedeni de ruhu da...

Tuesday, May 15, 2007

Bir Fincan Kafein


Geçtiğimiz gün O'nunla tanışmamızın üzerinden tam 3 yıl geçti. Güzel bir tesadüf eseri tanışma yıldönümümüzde yine beraberdik.

Tanıştığımız gün, ben O'nun yaşadığı şehirdeydim bir iş toplantısı için. Stresliydim biraz da. Akşam yabancı konuklarımızı yemeğe götürmüştük, O'da gelmişti bu yemeğe, ayaküstü tanışmış ve uzak köşelerde oturmuştuk. Yemek bitmiş otele doğru yürürken yanıma gelmiş ve "sen de epey gezmeyi seviyormuşsun duyduğuma göre" demişti bana. O'na "nerden duydun?" diye sormuştum ben de. Sonra ayırılmıştı yollarımız o gecelik.

Ben çok kez yine gittim O'nun yaşadığı ve benim çok sevdiğim o güzel şehre. Ama şimdi bu satırları yazarken anlıyorum O'nunla gezince ayrı bir güzelliğe bürünmüş bu şehir. Tanıdığım hiç kimseye benzemiyor O. O'nun gözlükleriyle bakınca dışarıya, bir yandan etraf şenleniyor, diğer yandan da pek çok kişiye sıradan gelen, canınızı çok ama çok acıtıyor.

O'nunla beraber yemek hazırlamak da bir oyun, yaptığım basit bir salataya bile övgüler sıralayabiliyor. Taksi şöförlerinin bile bilmediği tüm sokakaları biliyor, yeni yerler keşfediyor, sonra da bu keşifleri beraber yeniden keşfediyoruz ya da yeni keşifler yapıyoruz. O'nunla trafik keşmekeşi de yaşanmaz o koca şehirde, üstelik harika bir şoför DJ'dir de. Harika bir tatil arkadaşıdır aynı zamanda. Tatil planlarını önceden araştırır ve geliştirir, mesleğinin hakkını tam verir.

Herhangi biriyle, mesela bize servis yapan garsonlarla çok çabuk iletişim kurar, böylece zaten beraber olduğumuz için keyifli olan anları kat kat keyifli hale getirir. Katışıksız bir ruhu vardır, çektiği fotograflar, yazdığı yazılar oldukça saftır. Özellikli hediyeler hazırlamayı çok iyi bilir. En küçük hediye bile O'nun eli değince sıradışı olur. Bazen belki aylar öncesinden kurar hediye fikrini. Hediyeden ziyade O'nun hediye fikridir zaten özel olan.

Başka hiç kimseye benzemediğinden O'na "deli" derim ben. Ama deli olmasaydı ben de bu satırları yazamazdım sanırım.

Zariftir ve kırılgandır da aynı zamanda. Bunca rengin altında elbetteki karanlık kuytular da vardır derinliklerde. Öğrenmiştir onlarla yaşamayı ve etrafındakilere bunları göstermemeyi. Ama ben O'nu bu rengiyle de severim ve beklerim gösterebilmesini istediğinde. Sadece "tatlı hayatın da acı hayatında paylaşılabilir olduğunu" bilmesidir istediğim.

Uzaklardan bile olsa aynı şeyleri beğeniriz, alırız, kullanırız. Binlercesi arasından aynı çalışmayı seçip duvarkağıdı yapmışlığımız vardır mesela.

Daha yeni döndüm sayılır O'nun yanından, daha erken gitmez isem, yakında önemli bir gününde yine O'nun yanında olacağım.
Veeeee O bir fincan kafeindir canlılık veren :)

O kadar uzayabilir ki bu yazı...
Böyle özel zamanlar iyi ki var, karşılıklı bildiğimiz ama birbirimize bu kadar net söylemediklerimiz içimizden çıkıyor böylece.

O'na şarkı:

O beni prenses peri sanıyooooooo
Not: Bu kadar özel bir kız arkadaşa sahip olmak, hayatın en güzel armağanlarından biri benim için.

Wednesday, April 25, 2007

Çocuklar Gibi Şendik

Evet bu 23 Nisan bayramında çocuklar gibi şendik...
Ormanlık bir yolda seke seke yokuş çıkmalar, salıncakta (her ne kadar bacaklarımız için kısa da olsa!) göğe erişme yarışları, keçi gibi tırmanışlar bizi çocuk gibi şenlendirdi tekrardan. Şenlendirdi dedim de bu aralar magazin dünyamızı pek bir meşgul ediyor "şenlendirici" vakalar, ama bizim şenlendirici etkenlerimiz başka :)))
Oldum olası otobüs yolculuklarını sevmem, hele bir de gece yolculuğuysa keyfim iyiden iyiye kaçar. 23 Nisan bayramının pazartesi gününe denk gelmesi bize Güney'e uzanma fırsatı verdi. Cuma akşamı 36+1 kişilik Antalya yolculuğumuz başladı. Uzun, uykusuz ve dolayısıyla da rahatsızlık verici bir yolculuk sonrası Serik'te inip, bizi kıyıdan dağa doğru yaklaşık 70 km içerideki motelimize götürecek araçlara bindik. Yolun virajlı olması nedeniyle midem bulanınca, yolculuk beni bir kez daha sarstı.

Amma, önümüzdeki 3 günümüzü geçireceğimiz cennetten bir köşe olan Köprülü Kanyon Milli Parkı içindeki motelimize vardığımızda tüm sıkıntılarım sona erdi hele bir de o mükemmel kahvaltı sofrasını görünce şenlenen gözlerime bir de midem eşlik etti :P.

Kaldığımız süre boyunca sürekli olarak, kuru üzümler, incir, kayısı ve keçiboynuzu ile dağlardan toplanmış adaçayı, kekik, papatya ve hemen motelin bahçesinde yetişen taze nanelerle hazırladığımız bitki çayları ve portakal ve greyfurt suları tükettik. Portakal sıkma konusundaki performansları dolayısıyla bazı arkadaşlarla burada vitamin bar açmaya karar verdim :)

Sonrasında, iki katlı ve 4 odadan oluşan çok şirin 4 binadaki odalarımıza yerleştik. Tekrar buraya gelecek olursam mutlaka üst kattaki odalarda kalmaya karar verdim çünkü bu odaların nehre bakan balkonları var. Hemen iki adım ötede Köprüçay'ın kıyısında salıncak, hamak ve masalar varken çok da balkonda sefası aramanın bir anlamı yok sanırım (ne kıskandım mı onları? hiç de değil).

Daha dinlenme fırsatı bulamadan bedenlerimizi ve zihnimize esnetmeye giriştik. Yol yorgunluğundan mı yoksa kahvaltının beni fazlasıyla baştan çıkarmış olmasından mıdır bilmem pek bi keyifsiz oldum, midem çok bulandı. Tüm bu 2 saatlik aktivite sonrası hoop en az kahvaltı kadar güzel olan ve nehir kıyısında servis edilen öğle yemeğine geçtik. Yemek konusunda ıslah edilebilir olduğumu hiç düşünmüyorum :P Önce salıncak, sonra yemek, sonra alerji sınırlarına kadar çilek derken bitiverdi yemek molası. Hala midemde takla atmakta olan kahvaltılıklar üzerine eklenen bunca yemek üzerine yapılacak tek şey vardı o da yürümek. Nehrin kaynağına doğru yürüyüşe geçtik, hem doğanın baş döndüren güzelliğini fotoğraflayarak hem de arkadaşlarım Can (9) ve Dilay (10) ile oynayarak ve oyalanarak çok keyifli bir yürüyüş sonunda eski bir taş köprüye (Büğrüm Köprü bir geç Roma dönemini eseri) vardık.

Buraya varınca, yolda gördüğüm keçilerden de etkilenerek bir kaç zıplamayla köprünün üstüne çıktım. Asıl restorasyondan geçirilmiş olan köprü daha ilerideymiş, ancak biz bu noktada fazlasıyla oyalandığımız için ve programa yetişelim diye dönüşe geçtik.

Bunca keçilik faaliyetlerine rağmen hala midem fazlasıyla dolu olunca ikinci seans da benim için keyifsiz geçti, odak noktam tamamen sindirim sitemim üzerindeydi :( Buna rağmen dinlenemeden başlamasına az vakit kalan akşam yemeğine geçtik. Keyifli, bol eğlenceli, Can'ın sihirbazlık numarasıyla ve zeka oyunları oynayarak yemeğimizi bitirdik. Daha dayanıklı olanlar gece etkinliğine devam ederken biz odalarımıza çekildik. Yorgunluktan uykuya dalmayı bir türlü beceremedim ve güneşin doğmasına yardım etmek üzere 4:30 da kalktım. Buna benim ne kadar katkım olduğu tartışılır zira bir gün öncesinden devam eden keyifsizliği hala üzerimden atabilmiş değildim. Kahvaltı öncesi kısa bir dinlenme imkanı bulsam da dengem bozulmuş gibiydi. Yine bir önceki gün kadar güzel ve eğlenceli bir kahvaltı ettik, bol bol portakal-greyfurt suyu içtik, meyve suyu servisi gerçekten kusursuzdu :)

Kahvaltı sonrası bu seferde, nehrin denizle buluştuğu yöne doğru güzel bir yürüyüş yaptık. Öğle yemeği öncesi katıldığım seansta da hala açılabilmiş değildim. Yemek sonrası yine nehrin kaynağına doğru yürüyüşe geçtik. Dört kişi elele tutuşup yokuşları seke seke çıktık, performans süperdi :)) Bu sefer ilk gün üstüne çıktığımız eski taş körüyü de geçip Köprülü Kanyonun simgesi olan ve MS 2. yüzyılda yapılan ve hala kullanılan Oluk Köprüye vardık. Köprülü Kanyon rafting parkuru hemen bu köprünün 100 m altındaki noktadan başlayarak yaklaşık 9 km sürüyor. Oluk Köprü yanındaki yol ayrımı Selge antik şehrine 11 km yolumuz olduğunu gösteriyordu. Bu parkuru bir gün sonra jeep safari olarak geçme planları yaparak motelimize döndük. Bu öğlen sonrasını kendime ayırdım. Önce biraz papatyalardan taç yaptık sonra biraz çocuklarla ödev yaptık biraz da bir gün sonraki 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için hazırlıklar yaptık. Can'a akşam gösterisi için sayılarla yapılan bir numara öğrettik :).

22'si akşam yemeği tam bir cümbüş içinde geçti. Önce tüm diğer güzel yemeklerin yanında asma yaprağına sarılarak mangalda pişirilmiş alabalık yedik. Balıklarla farklı maceralarıma böylece bir yenisini daha eklemiş oldum. Yemek sonrası bir fasıl heyeti kuruduk :))) Koro havası versin diye de sandalyelerle bir ikinci sıra yaptık. Tabii şarkılar, matraklık yapacağız diye o kadar çok bölündü ki karnıma kramplar girdi. O gece çoook güzel bir uyku çektim sabahleyin de güneşi doğurtma işini diğer arkadaşlara bırakınca dipdiri bir gün yaşadım. 23 Nisan sabahı yine harika bir kahvaltı ettik. Çok fazla fiziksel aktivitem var zaten diye yemek konusunda kendimi şımarttım. Bunun ne büyük hata olduğunu eve dönüp de baskülün üstüne çıkınca gördüm maalesef :(( Kahvaltı sonrası nehir kıyısında keyif ve kokoloji yaptık. Bugünü ilk seansında kendimi harika hissettim. Öğle yemeği öncesinde Can ve Dilay hazırladıkları 23 Nisan programını sundular, hele Can'ın bir gün önce kendi yazığı şiiri okuyuşu hepimizi çok duygulandırdı. Etrafın bayraklarla balonlarla süslü olduğu bir ortamda öğle yemeğimizi yedik.

Yemek sonrası, grubun bir kısmı rafting yapmak üzere hazırlanmaya başladı (maalesef geçerli mazeretimden ötürü bu aktiviteye katılamadım). Ama bizim rotamız
Selge antik şehri idi. Kiralayacak jeep bulamayınca, motelin aracıyla yaklaşık 20 kişilik bir grupla yola çıktık. Oluk Köprü'den Selge için sola saptık ve 11 km'lik mükemmel manzaralı ama bol virajlı bir yoldan Selge'ye ulaştık. Selge, MS 5. yüzyıldan beri yerleşim yeri olmuş bir şehir. Şimdilerde Zerk (Altınkaya) köyü içinde kalıyor. Antik şehirdeki en çok göze çarpan yapı Tiyatro. Tiyatronun çok büyük bölümü ayakta, küçük rehberlerimizin söylediğine göre 1948 yılında meydana gelen depremle birlikte tiyatronun bir bölümü (sahne) yıkılmış. Bizim yanımızda profesyonel bir rehber olmadığından ve en azından ben daha önceden dersime çalışmadığımdan ötürü biraz üstün körü gezmiş olduk bu antik şehri. Ama yukarıdaki linkten ve bu linkten daha detaylı bilgiler bulmak mümkün. Şoförümüzden 2100 m.'de olduğumuzu öğrendik, bitki örtüsü gerçekten mükemmel. Özellikle gövdesi kırmızı renkli bodur bir ağaç ilgimi çekti, şoförümüz bunun çilek ağacı olduğunu söyledi ama bunu daha çok keçiler yiyormuş :) Kıvrıla kıvrıla güzel manzaralar eşliğinde tekrardan motelimize döndük.

Yaklaşan ayrılık anına doğru, bu muhteşem doğanın bağrındaki nehir ve kuş seslerinin şenlendirdiği barınaktan kopmanın burukluğu vardı içimde. Belki uzun süre yıldızları bu kadar yakından göremeyeceğim. Karanlığın koynunda uykuya dalmak üzere olan orman içerisinden geçerek, bizi evimize götürecek otobüse vardık. "Huysuz gece otobüs yolcusu" genim sanki alınmış gibiydi, Serik ve Belek'ten sonrasını hatırlamıyorum. Bir ara gözlerimi açtım ve hemen ön taraftaki saate baktım, neredeyse sabah oluyordu 5.30. Bu kadar uyuyabildiğime o kadar şaşırdım ki küçücük bir şok yaşadım, nasıl olmuştu da mola verildiğini bile hissetmemiştim. Sonra bu yeni alışkanlığımın verdiği huzurla yeniden uykuya daldım, tekrar uyandığımda saat 6.30'a geliyordu ama etraf hala zifiri karanlıktı, sanırım bir şeyler ters gidiyordu, zorla kolumdaki saati görmeye çalıştım ve hala genetiği değiştirilmemiş bir huysuz gece otobüs yolcusu olduğumu hüzünle öğrendim. Saat daha 3.15'ti ve 15 dk. sonra Afyon'da mola verdik :(

Her zaman farklı yerler görmekten, farklı yemekler yemekten, doğanın ninnisine kendimi bırakmaktan çok çok hoşlandım. Böylesi her bir deneyim bana çok şey kattı. Ama tüm bunların dışında, daha çok zevk almamı sağlayan birlikte olduğum insanlar oldu. Benim için gezileri güzel yapan, sadece görülen yerler, yenilen güzel yemekler, doğa, hava koşulları değil aynı zamanda birlikte olduğum dostlarımdır da. Herkese tekrar teşekkürler...

Not: Yola çıkmadan 2 hafta önce yaşadığım bahar allerjisi için aldığım ilaçlar çok iyi gelmişti ancak 1 gün önce ilacım bitmişti. Tedbir olsun diye yanıma aldığım ilaçları kullanmak zorunda kalmadım hiç. Onca çiçek, böcek, havada uçan polenlere rağmen hasta olmadım.

Fotograflar için http://picasaweb.google.com.tr/letsmakerain

Wednesday, April 11, 2007

İşte Yine Başladı

Her yıl bir umut "bu yıl başıma gelmeyecek" diyorum. Ama nafile, yine kapılıyorum ona, her bahar olduğu gibi...

Sarhoş gibi başım dönüyor, içim gıdıklanıyor, her baharda karşılaştığım bu yabancıya karşı yine gardımı alamıyorum.

Hep en sevilenler midir, bizi en savunmasız bırakan?

Her bahar olduğu gibi, yine başıma gelecekleri bildiğimden, bu sefer farklı önlemler alayım dedim. Duyu organlarımdan en hassasını, her sabah bakımdan geçirdim.

Kapıya dayanmıştı bir kere, 10 gün boyunca alınan önlemler kar etmedi. Açtım kapıları, buyur ettim, yüzleşme zamanı çoktan gelmiş olanı...

Anlatamıyorum bedenime, "bu yabancı değil" diye, kabullenemiyor bi türlü.

Beni daha beter edip, ateşlere sarıp, hülyalara salmasına ramak kala aramıza duvarlar koydum. Daha bir kaç ay gitmez buralardan, hiddetlenip savunma duvarlarımı yıkmaya çalışacaktır bilirim.

Ama geçeceğini de bilirim, bildiğim içindir ki sabredebilirim. Her şey bittiğinde ise tüm bunlara sevdiğimin sebep olmasıdan dolayı hem üzülür hem de tekrar gelişini beklerim.

Ne çelişkili bir ilişkidir bu benimle bahar arasında yaşanan... Aynı derde düşenlerden henüz derman bulan olmadığından, daha uzun süreler bahar allerjimle birlikte yaşayacağız anlaşılan.

Monday, April 02, 2007

Ve Tanrı (I)Spartalıları Yarattı

Dün 300 Spartalı'ya gittik. Allahtan sabah kahvaltısı geç ve uzun yapıldığından akşam 5.30 gibi başlayan seansa kadar açlık hissetmemiştim. Yoksa, kopan onca kafa-kol-bacak arasında kusmamak elde değildi. Yandaki fotograf, filmin ender kansız sahnelerinden birini gösteriyor. Bu sahne, bana Gladyatör filminde Maximus'un buğday tarlaları içinde ellerini başaklar üzerinde gezdirerek yürüyüşünü anımsattı.

Film, doğrudan çok etkileyici bir sahneyle başlıyor. Henüz doğmuş, bebekler bir uçurumun kenarında, fiziksel bir muayeneye tabi tutuluyorlar ve eğer bir sakatlıkları varsa hemen uçurumdan aşağı atılıyorlar. Tahmin edileceği üzere, yıllardır biriken iskeletler yüzünden uçurum iyiden iyiye derinlik niteliğini kaybetmiş.

Film tabii bir çizgi romandan uyarlandığından, görüntüler, animasyonlar oldukça etkileyici ve tabi ki fantastik.

Pers kralının heybeti inanılmaz. Önceki sahnelerde, Sparta kralının (Leonidas) ve diğer 300 Spartalı askerin fiziksel özellikleri öylesine etkileyiciydi ki, Pers kralı sahneye çıkar çıkmaz tüm heybetlerini kaybettiler. Bence film, makyaj konusunda çok başarılı. Pers kralını oynayan Brezilyalı aktör Rodrigo Santoro o denli yakışıklı bir adam ki, ancak çok başarılı bir makyaj onu bu kadar itici biri yapabilirdi. Imdb'deki foto galerisi buradan ziyaret edilirse, sanırım ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Yani şu yandaki zarif adamı ne hale getirmişler, hele bir de kaşları yok mu korkunçtu.

Spartalılar, küçücük erkek çocukları öylesine bir eğitimden geçiriyorlar ki, yeryüzünde testestoran düzeyi bu kadar yüksek başka bir kavim daha yoktur diye düşünüyor insan. Amma velakin, bu adamların da çok büyük bir zaafı var elbet. Çocuğuna, eşine sevgisini gösteremeyen bu adamlar, büyük pişmanlık içinde ölüyorlar. Leonidas'ın sağkolu, komutanı, 300 Spartalı arasına oğlunu da katıyor ve savaş alanında beyaz atlı bir Persli (ahhh ah beyaz atlının da hayırlısını versin allahım) savaşçının dört nala gelip oğlunun kafasını uçuruşuna şahit olduğunda, "hayatımda hiç bir şeyden pişman olmadım ta ki şimdiye kadar" diyor. Şimdi pişman, çünkü oğluna onu ne kadar sevdiğini, kendi harika askerlik özelliklerinin ona da geçmiş olmasından ne kadar gurur duyduğunu hiç söylememiş.

Ama Leonidas'ın ölmeden önceki son sözleri Kraliçesine dair. Ancak, bu sözleri de kraliçenin duyması mümkün değil...

Leonidas'ın, Perslerle savaşacağını duyan Arcadia'lılar bir ordu ile ona katılıyorlar. Ancak Arcadia'lı komutan, Leonidas'ın sadece 300 askeri olduğunu görünce şaşkınlığını dile getiriyor ve "en az bizim kadar kalabalık olmanızı beklerdim" diyor. Buna karşılık Sparta kralı, "benim sayıca sizden daha çok askerim var" diyor ve Arcadia'lı komutanın hemen arkasında duran askerlere mesleklerini soruyor. Askerler'in bir kısmı gerçek hayatta heykeltraş, çömlekçi ya da demirci olduklarını söylüyorlar. Leonidas daha sonra dönüp kendi askerlerine soruyor "what is your profession?" diye ve hepsi bir ağızdan haykırıyorlar. Yani cevap "asker" falan değil ama anlaşılan o ki "ben askerim" demek anlamına geliyor. İşte tam bu sırada, en favori fıkram aklıma geldi ve çok eğlendim. Arada arkadaşıma da bu fıkrayı anlattım (fıkranın adı "what is your profession") ve ara boyunca karnımıza kramp girinceye kadar güldük. Bu fıkrayı şimdi burda anlatmayacağım ama. Burayı okuyanlardan bazıları bu fıkrayı biliyor... Bilenler bilmeyenlere anlatsın :)))

Velhasıl, bir pazar günü de böyle geçti. Vişnelikte brunch, sonrasında Ankara'nın alt üst olan trafik düzeninde Armada'ya ulaşma çabası, şans eseri bulunan park yeri, zıtarbaks'ta kağıt bardak yerine seramik kupalarda da kahvemizi alabileceğimizi öğrenmemiz, şu an üzerimde olan aksesuarcıdan alınma kolye-küpe, baklava göbekli 300 Spartalı ve çiseleyen yağmurda eve dönüş.

Aslında bu son iki post arasında geçenleri de bir özetlesem iyi olacak. Zira çok şeyler oldu ama benim ilham perisi grevde bu aralar...

Tuesday, March 06, 2007

Emekliliğe Doğru Emeklerken

Kayıt altına alınarak çalışmaya başlayalı on yıl olmuş.

Yakın zamanda Figenciğim de emeklilik konusunda uzun uzun, özellikle de yurtdışında çalışanlar için oldukça faydalı olacak, yazılar yazdı. Ne tesadüf ki, onun bu yazıları benim bir Sosyal Sigorta numarası ile çalışmaya başlayışımın 10. yıl dönümüne denk geldi.

Daha vaktimin çok olduğunu düşündüğüm için 'ne zaman emekli olacağım' diye çok fazla kontrol yapmıyorum. Ancak, eğer primlerinizin ödenmesiyle ilgili tereddütleriniz varsa ya da 'elimin altında şu kayıtlar doğru düzgün bulunsun' derseniz, bağlı bulunduğunuz sosyal güvenlik kurumunun web sayfalarını ziyaret edin.

Ben arada bir buraya girip 'hala emekliyor muyum?' diye bakıyorum.

Bir yakınınız ya da istediğiniz herhangi bir kişinin, eğer TC kimlik numarasını, adını, soyadını, ana-baba adını, doğum yılını biliyorsanız sigorta tescil kaydının yapılıp yapılmadığını buradan öğrenebilirsiniz.

Ben SSK'ya kayıtlı olduğum için, burda söyleyeceklerim hep bu kurum üzerinden olacak. Gerçi ülkemizdeki üç kurum tek bir çatı altında toplandı ama yine de herkes kendi bağlı olduğu kurumdan bilgilerini öğrenebiliyor.

Her ne kadar pek çoğumuz içinde bulunduğumuz sistemi beğenmiyor olsak da o çook uzaktaymış gibi görünen günler bir gün geliverecek. Zaten hepimiz zamanın çok hızlı geçtiğini söylemiyor muyuz? İşte o gün geldiğinde, eğer biraz rahat yaşayalım diyorsak, bunu bugünden planlamamız gerekiyor.

Öncelikle 2 şartı yerine getiriyor olmamız lazım. Birincisi belirli bir süre boyunca (gün üzerinden hesaplanan) prim ödemek , ikincisi ise belirli bir yaşa kadar hayatta kalmayı becermek.

Eh bu prim günlerini de bir an önce doldurmak gerekiyor. Ama prim engelini atladıktan sonra bir de yaş engeline takılıyoruz. Primi doldurdum diye yan gelip yatamıyoruz, çünkü maaşımız bağlanmıyor. Biz de paşa paşa çalışmaya devam ediyoruz.

İşte burada her bir günün önemi büyük. Şimdi içinde bulunduğumuz ve çabucak geçen bu günlerde primler damlaya damlaya göl olmalı. Daha öncede söylediğim gibi primlerin takibi çok önemli, yasalar sigortasız çalıştırmayı engelliyor olsa da işverenin primlerimizi düzenli ödediğini takip etmek lazım.

O gün geldiğinde, bağlanacak maaşın aslında bugün yaşadığımız hayat tarzını sağlamayacağı aşikar. Benim gibi memur-işçi çocuğu olanlar zaten durumun içindeler.

Emekliliğe doğru emeklerken bazı kişisel girişimlerde de bulunmak lazım. Devletin bağlayacağı maaşın yeterli olmayacağını düşünerek şimdiden bireysel emeklilik sistemine dahil olunabilir. Benim dahil olduğum sisteme göre 2029'da emekli olacağım. Tabii bu sistem de ne kadar ekmek o kadar köfte hesabı yapıyor.

Bunlar derin mevzular, çok daldım çıkamıyorum şimdi.

Tüm bu söylediklerim işin parasal boyutu. Para çok kolay kazanılacağı gibi çok kolay da kaybedilebilir. Emeklilikte parasal olarak rahat etme konusu, içinde bulunduğumuz koşullar ve ve biraz da alacağımız yatırım kararlarıyla ilgili. Ama asıl mutluluğumuzun garantisi sanırım şimdiden sağlığımıza, hobilerimize, dostlarımıza yapacağımız yatırımlarda.

Umarım hepimiz mutlu birer emekli oluruz.

Friday, March 02, 2007

5 Dakika Ara

Oldu mu şimdi?

Hani 1 Mart 2007 tarihinde dünyanın neresinde olursak olalım 19:55 - 20:00 saatleri arasında 5 dakikalık şalterlerimizi indirecektik, kontaklarımızı kapatacaktık

Yaşayamadık 5 dakika elektriksiz.

Koskoca plazalardan sadece İş kuleleri indirmiş şalterlerini.

Önce apartmanda yöneticimize haber verip, tümden ana şalteri indirelim diye düşündüm ama bunu hayata geçirmek olası gözükmüyordu. Ben de kaptım mutfaktan bir sandalye ve sokak kapısının dışındaki ana sigortayı indirdim. 5 dakika sonra yine sandalye tepesindeydim ki karşı komşuya gelen misafirler hakkımda çok hayırlı düşünmediklerini gösterir şekilde bana baktılar.

Ne mi oldu bu 5 dakikalık karanlık içinde? Elimde bir mum, tüm odaları dolaştım, pencereden dışarı baktım. Bizim ev biraz yüksek rakımlı bir tepede, şehrin büyük bir bölümünü kolaylıkla görebiliyoruz. Dışarısı o kadar aydınlıktı ki, perdeleri açsam içerisi ışıl ışıl olabilirdi.

Diyelim ki 5 dakikalık karanlığa dayanamadık, peki başka şeyler yapamaz mıyız, şöyle basitinden...

Yaparız sanırım, öncelikle çocuklara israfın kötü bir şey olduğunu anlatarak başlayabiliriz. Bir kuşağın büyüyüp de tutumlu birer yetişkin olmalarını beklemez elbette felaketler. Ama bir umut olmalı değil mi?

Günlük yaşamda yapılabilecekleri herkes biliyor zaten.

Geçenlerde bizim mezunların "bol hareketli" listesine harika bir tasarruf önlemi mailli geldi. Şöyle ki:

Rezervuar Suyundan Tasarruf

Bu yıl kış, oldukça kurak geçti...
Yağışlar son yılların en düşük seviyesinde kaldı.
Ankara'da 3, İstanbul’da 8 aylık su rezervinin kaldığı ve yakında kesintilerin başlayacağı konuşuluyor.
İnanılmayacak kadar basit ama bir o kadar da zeki bir küçücük eylemle olağanüstü bir su tasarrufu sağlanabilir:
Tuvalet Rezervuarları 4-5 litre su alıyor...
Rezervuardan akan su 3 litre olsa da ayni isi görüyor...
Rezervuarin içine 1,5 litrelik DOLU bir pet sise koyun.
Her sifon çekişte 1.5 litre tasarruf etmiş oluyorsunuz !
Bunu milyonlarla çarpın...
Sağlanan su tasarrufunu düşünebiliyor musunuz?

Thursday, March 01, 2007

Bana Masaüstünü Söyle

Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim

İşte benim masaüstümdeki duvar kağıdım.

Nasıl biri böyle bir duvar kağıdı seçer :)

Dahası burada.

Wednesday, February 28, 2007

Nerede Kalmıştık?

Önce kendime bir geleyeim, sonra da bloga gelirim dedim...

Ama olmadı...

Kendimi nerelerde aramadım ki, internetin sonsuz boşluklarında, başka başka blogerların beyaz cama yansıyan hayatlarında, mail-listelerinin karmaşasında, arama motorlarında, online banka şubelerinde, vergi dairelerinde.... Ama olmadı.

Sonra sokaklarda aradım. Zaman geçti sokaklarda, az da olsa kimi zaman kar kimi zaman yağmur yağdı. Ama kışlık lastikleri taktırmış olmaya değecek kadar yağmadı. Çukurlara girildi, tümseklerden aşıldı, trafikte tartışıldı. Hiç bir yerde yoktu aradığım. Çift katlı bir belediye otobüsü, daracık bir sokakta yanımdan geçmeye çalışırken sol aynamı parçaladı, elinde yerinden fırlamış bir parçayla adamla tartışan kimdi bilemedim. Teminallerde karşılama-uğurlama yaparken kalabalık içindeki yüzlere daldım. Ne çok hikayeleri vardı kimbilir, ama hiç biri aynı dilde yazılmamış...

Sonra içime sığmaz oldu, günümün en büyük bölümünü geçirdiğim yerde yaşananlar, yüzümden sivilceler çıktı. Aynaya baktım, yine kendimi göremedim.

Yıllar önce yazıp da yırttığım sayfalar geldi aklıma. Bir parçam oralarda kalmıştı sanki, yırtılmış, bin parçaya ayrılmış, şehir çöplüğünde çoktan eriyip yok olmuş.

Ne sokaklarda, ne kağıt parçalarında bulamayınca kendimi ve kendim de kendime sığmayınca sandalımı kıyıya bağladım. İzmir kıyılarında burnuma mis gibi deniz kokusu, rakı-balık kokusu, roka kokusu doldu. Ama bir zamanlar alkolden zevk alan o kişi de artık ben değildim.

Herkes durmadan başkalarına kıyıyordu, Kendime Kıyamam diyenler bile gün geldi kendilerine kıydılar. Sahneden indiğinde, arabasına atlayıp bir sigara yaktığında, bir elinde kahve bir elinde telefon, O'nu hemen yanımda trafikte seyrederken gördüğümde, belki de O'nun da kendi hikayesini ancak kendinin anlayacağı bir dilde yazdığını düşündüm.

Gece pek çokları için genç, benim içinse çoktan geç olmuştu artık. Yalnız sokaklarda, yalnız başıma araba kullanırken, ışıkları söneli çok olmuş pencerelerin ardında kimbilir kimler kendini bulmuş olmanın huzuruyla uyurken, kimlerini de, vicdan muhasebelerini bir türlü tutturamamış olmanın huzursuzluğuyla, uyku tutmuyordu. Ben hala arıyordum. Başımı yastığa koyar koymaz uykunun derinliklerine dalıyor ama rüyalarda arayışımı sürdürüyordum.

Sonra yine sabah, yine aynı sokaklar, yine tüm bir günümün en büyük bölümünü alan mekan, sonra akşam, yine aynı sokaklar....

Sanki büyük, çoook büyük bir şeyler olacakmış gibiydi, Al Gore amca bir takım gerçeklerden bahsetti, biz de 'bir şey olacakmış gibi' hissini çerçevelemiş olduk. Güllü'lerin köyüne bir helikopter düştü bi gün. Çocukken televizyonda çok izlemiştik Güllü'nün maceralarını. Sevdim sevmesine de sanki yine de bir şeyler kayıptı oyunda. Belki eksik parçamı bulurum diye gözlerimi kapadım güllü şarkısını söylerken. Ama olmadı...

Hele o çocukluğumun, sonrasında da genç kızlığımının o güzel hikayesi Çalıkuşu'na ne olmuştu da uçup gitmişti. Belki eskilerde kalmış bir parçamı bulurum dedim ama hikayeyi unutunca, eksik parçaları bulabilmenin kolay olmayadığını anladım. Sadece çocukluğumun salıncakta geçen o güzel anıları canlandı zihnimde. Ne kadar saf, ne kadar haylaz, ne kadar yara-bere dolu ama sağlam... Şimdi öyle mi? Salıncaktan düşüp dizlerimi kanatmıyorum belki ama, içimi kanatan yaralar da hiç kapanmıyor artık.

Aradığım ben oysa ki hiç uzaklarda değilmiş, hemen telefonumun ucunda, parmaklarımın üzerinde gezdiği klavyedeymiş. Birileri tarfından değer veriliyor olmakmış, uzaklardaki bir arkadaştan gelen paketmiş, keyifli bir sofrada atılan kahkahalar, püfff diye söndürülen mumlarmış. Tebdili mekanın verdiği ferahlıkmış oysa ki kendini bulmak. İltifat olmayan gerçeklermiş...

Tam da burasıymış kendimi aradığım yer.

Yeni yerime, yeni ben'e hoşgeldiniz.

Wednesday, December 27, 2006

Daha dün gibi :)

Yıldız'lı Blog'da ilk yeni yıl yazısı yazdığım gün daha dün gibiydi.

Yaşımıza yeni yaşlar eklendikçe yıllar daha da hızlı geçecek gibi.

Hani derler ya, 'yeni yıla nasıl girersek tüm yıl da öyle geçer' diye, bu yıl, bayramla birlikte yeni bir yıla başlayacağız. Demek ki önümüzdeki yıl bize her gün bayram olacak. Umarım hepimiz mutluluktan deli oluruz.

Hızlı geçmesine rağmen, bu yılın takvim yapraklarına benim için pek çok önemli gelişme not edildi. Genelde iş yaşamımla ilgili hayli sıkıntı yaşadım, buna bağlı sağlık problemleri de yanında geldi. Ancak, dünya üzerinde milyonlarca kişinin, nasıl olursa olsun bir iş sahibi olabilmeyi istediklerini bildiğimden, bu zorluklarla birlikte yaşamaya gayret ettim. Hayatımın başka alanlarında keyif alabilecek alanlar yaratmaya çalıştım.

Ocak ayının başında kardeşim nişanlandı.

Ocak sonunda Boran'ın 4. doğum gününü kutladık.

Yine aynı ayın sonunda Kurban bayramı yaptık. Hala ibadetin amacını kavramamış insanlar sevap işliyoruz zannettiler.

Ocak ayının son haftasında sıkı bir kar yağışı oldu ankara'da, bana hazırlıkta okuduğum eski günleri hatırlatan.

Şubat ayı benim ayım oldu 3'te 3 oldum. Bir sürü dilek diledim. Mecazen Çin'e bile giderim dedim. Ben şaka yapmıştım ama Çin'e gitme fırsatı Ekim ayı sonunda kapımı çaldı. Ama ben tercihimi Tunus'tan yana kullandım.

Şubat ayı çabucak bitti, zaten kendisi güdük bir aydır.

Mart başında 3 Ankaralı ve ODTÜ'lü Blogger buluştu. Dilayra ile aynı bölümden mezunuz. Bu buluşmada, Zynep gibi çok şeker, çocuk kadar temiz kalpli bir arkadaş tanımış oldum.

Erkan Oğur harika bir konser verdi MEB Şura'da. Türkülerimizi ne güzel seslendirdi, hep beraber söyledik, ağladık.

Mart ayında iş ile ilgili bir Viyana seyahatim oldu. Toplantılar bitince, yıllık iznimden 10 günü, Viyana'yı arşınlayarak geçirdim. Seyahatin başlangıç aşaması problemli olsa da ardından gelen fırsat mükemmel oldu.

2004 yılının Ağustos’unda Viyana'da geçirilen 2 günün damağımda bıraktığı tad, yavaş yavaş, sindire sindire, adım adım, yeniden yeniden yaşandı. Blog dünyasının armağan ettiği yeni bir arkadaşın tavsiyeleri izlendi Viyana sokaklarında . Sanki çook uzun süredir bu şehirdeymişim gibi bağlandım buralara. Kaldığım günler boyunca bana hep güneşli yüzünü gösteren Viyana, ben uçağa bindiğimde ağlıyordu benimle birlikte.

Mart sonuyla birlikte Ankara'ya bahar geldi. İş yerimin yakınındaki sokaklarda, Anıtkabir'de pırıl pırıl, bol çiçekli-böcekli fotoğraflar çektim.

Nisan başında ilk defa Burhan Öçal'ı canlı izleme fırsatı buldum. Bayıldım bayıldım.

Bu ay itibari ile hala içinde Viyana özlemi devam ediyordu. Bloguma pek çok Viyana yazısı yazdım ama sonunu getiremedim. "Bir başka yazıda anlatırım geri kalanları" dedim ama olmadı. Şahsi tarihimde yaşananları karanlığa gömeyeyim, buraya not düşeyim diye hep söz verdim, ama çoğunu tut-a-madım.

İyiden iyiye her yer bahara büründü. Eski apartman önlerindeki 5-6 metre karelik en bakımsız bahçeler bile en güzel renkleriyle, yaban çiçekleriyle objektifime poz verdiler.

Bahar ayında binlerce lalesiyle buluşan İstanbul benimle de Nisan ayının sonunda buluştu. Biraz iş, ardından da arkadaşlarla geçirilen harika bir hafta sonu ilaç gibi geldi. Ama bahar alerjim de arttı. İstanbullu arkadaşlarla -ki bu zatlardan biri eski bir Ankaralıdır- kule dibinde bir İspanyol hanımın işlettiği harika bir restoranda süpper bir gece geçirildi.

Belkide Nisan'ın en güzel lale devrini Sultanahmet'te yaşadık.

Nisan'ın son günleri, bahar alerjili ve yüksek ateşli olarak, bölümden en sevgili hocamızın ricası üzerine, öğrencilerle sohbet toplantısında noktalandı. İnanılmaz bir deneyim oldu.

Mayıs ayı, Nisan ayının miras bıraktığı allerji ile savaşarak başladı. Düşman sürekli kostüm değiştirdiğinden, sürekli farklı silahlar kuşanmak zorunda kaldım. Pek çook ilaç yuttum.

Cimbom Şampiyon oldu.

Madem bu alerji geçmeyecek, en iyisi Kuzey Ege'ye uzanmak dedim kendime. Dağlardan denizlere uzanan bu güzel coğrafya aşık etti kendini bana. Buralardan taş bir evim oslun diye dilekler tuttum. Kaz dağlarının berrak yeşil şelaleleri, çiçek açmış zeytin ağaçları, Çanakkale'de şehitlerimizin kanlarıyla sulanmış topraklarda boy vermiş gelincikleri, Behramkale'nin manzarası, Bozcaada'nın güzel evleri, sokakları... unutulmayacak anılar kazındı hatıralarıma.

Bu geziyi de uzun uzun anlatmama rağmen son etabını aktar-a-madım bloguma. Ama Figen'e verdiğim sözü unutmadım.

Zeytin çiçekleri iyiden iyiye azdırdı alerjimi, baş bölgemdeki tüm boşluklar iltihapla doldu.

Bahar bitti ama benim bu çok sevdiğim mevsime olan alerjim bitmek bilmedi.

Haziran, bir kez daha yılların ne kadar hızlı geçtiğini göstermek istercesine, boynumuza madalya taktı. Mezun olalı 10 yıl olmuştu…

Tatili erteleyecek kadar ateşim yükselince, artık bu alerji çok oldu demenin vakti geldi. 20 Haziran günü Bodrum-Datça arasını feribotla geçerken ilacımı bulmuştum. Ege'nin şifalı suları. Ege'nin serin sularının koynunda hemencik iyileştim.

Çook sevgili dostlarla geçirilen harika bir tatilin ardından, sağlıklı ve bronz bir şekilde Haziran'ı noktaladım.

Temmuz ayında bana sevdanın yolları gözükmese de Londra yolları gözüktü. Seyahat, iş amaçlı oluca kendimi pek fazla başıboş bir biçimde sokaklara salamadım ama 30 derecelik güneşli Londra günleri kısmet oldu bana.

Kardeşin düğün hazırlıkları iyiden iyiye yoğunlaştı.

Temmuz ayında her haftasonu çeyiz alışverişinde geçti. Diğer zamanlar ise gelinlik provası, saç-baş-el-ayak bakımlarıyla geçti. Belki biraz da bana bulaşır diye umut edildi.

Düğün hazırlıklarıyla nasıl geçtiğini anlamadık Temmuz'un, Ağustos geliverdi.

Ağustos'un orta yerinde tek kız kardeşimi gelin ettik. Bir sürü karmaşık duygu yaşadım.

Apatmanımızın kısmeti açıldı. 3 hafta üstüste evlenenler oldu. Bizim kızımız gitti, ama bir gelin ve bir de damat geldi apartmanımıza. 20 yıldır aynı apartmanda oturunca koca bir aile olduk.

Yaz mevsimi bol hareketli bir biçimde bitti.

Artık Eylül, hazan mevsimi başladı. Benim en sevdiğim mevsim...

Burnumuzun dibinde olmasına rağmen, ilk defa Beypazarı'na gittim, burayı da çok sevdim. Yerel yönetimin başarısını tebrik etmek lazım. Çok güzel bir dönüşüm yaşandı Beypazarı'nda. Tesadüf bu ya, Beypazarı'nda çalışan 2 yeni blogger ile tanıştım.

Eylül ayının son gününü, Hisar'da yapılan harika bir kahvaltıyla İstanbul'da noktaladım. Bu noktayı koymadan bir gün önce Sevgili blog arkadaşım Figen ile tanıştım. Ankara'ya dönüş yolculuğunu yine blog dünyasının bana hediye ettiği, Figen'in de çocukluk arkadaşı olan Mine ile yaptık. Yol nasıl çabuk bitti şaşırdık.

2 yıldır yatağa bağımlı halde yaşamak zorunda kalan anneannem, bizim yanımıza yerleşti.

Eylül ayı giderken blog dünyasından pek çok güzel insan armağan etti bana.

Ekim ayı iş açısından yoğun başladı. Büyüüük kurul toplandı. Hepimiz her şey daha iyiye doğru gitsin istedik.

Bu fırsattan istifade İzmir'den sevgili arkadaşlarımız geldi. Hatta İzmir'den yeni bir arkadaşımız daha oldu.

Sevgili Demet'in Deniz'i geldi dünyaya. Hoşgeldi...

Ekim ayını çabuk bitirmeyelim dedik. Bayramı fırsat bilip Tunus'a gittik, ne iyi ettik.

Tunus'ta günler çok güzel geçti, sanki uzun zamandır oradaymışız gibi hissettik. Hep güneşle birlikte uyandık.

Artık Kasım geldi. İş ile ilgili 4 yıldır beklediğimiz misafirlerimizi ağırladık İstanbul'da. Kah yağmurlu kah pırıl pırıl kucakladı bizi İstanbul. Misafirler memnun olunca, biz daha da memnun olduk.

Resmi ama çok zevli bir sürü etkinliğe katıldım, Kızkulesi'nden Çırağan'a kadar uzanan.

Olan da burda oldu zaten. Boğazıma kılçık saplandı. Haftasonunu İstanbul'da geçirmek yerine Ankara'ya dönüp, küçük! bir operasyon ile hain kılçıktan kurtuldum.

Kasım ayını bitirirken çok önemli Yoga okullarından birinden gelen bir hocadan ders alma imkanı buldum. İleride yoga eğitmenliğime katkısı olacak bu kursun devamı önümüzdeki yıl da devam edecek. Yoga alanında öğrenilecek bunca şeyin olması inanılmaz.

Aralık ayına, "yıl ne kadar da çabuk bitti" diyerek başladık.

Yıl sonu yemekleri, yeni yıl kutlamaları kah keyifli kah sıkıcı! devam ediyor. Ama uzun süredir buluşma fırsatı bulamadığım arkadaşlarımla bir araya gelmeye araç olduğu için bu etkinlikler, olumsuzlukları unutmaya çalışıyorum.

2006'ya ait kötü şeyleri hatırlamayalım istiyorum, ama olmayacak gibi.

Önümüzdeki yıl daha iyi bir zaman yöneticisi olmak lazım.

İşte böyle, bir kalemde bitivermek üzere 2006.

Bu yıl vücudum Matrix ile tanıştı. İyi ki de tanıştı, yeniden doğmuş gibi oldum, bir de üstüne üstlük şeker gibi bir arkadaşım oldu. Ortak noktamız yoga olmasına rağmen bizi Martix bir araya getirdi.

Ben çook üzüldüğümde hemen cildim tepki verir. Pul pul olur, kızarır... tatile çıkmadan da düzelmez. Tatil de her zaman mümkün olmaz. Cildime daha fazla özen göstermem gerektiğini bildiğim halde bunu yapmayı uzun süredir erteliyordum. Şimdi cildimi uzman ürünlere ve ellere teslim ettim. Olumlu sonuçlar şimdiden alınmaya başlandı. 2007'de de devam edecek bu bakım konusu.

Bu yılı bitirmeden kendime güzel bir kırmızı deri ceket aldım, daha kullanma fırsatım olmadı ama Cuma'yı bekliyorum.

Bu yılın en büyük olaylarından biri de Time dergisinin yılın insanı olarak "bloggerlar olarak" hepimizi seçmiş olması. Ne güzel değil mi? Şahsi tarihimiz için bu sayıyı kaçırmayalım alalım, ilerde torunlara gösteririz, "bak ben 2006 yılının kişisi olarak seçilmiştim" deriz.

Madem yeni yıla bayramla giriyoruz, her günümüz bayram olsun 2007'de...

Monday, November 20, 2006

Kılçık Meselesi

Hep olmadık şeyler beni bulur…

Mesela, pek çok doktorun bile hayret ettiği bir kolestrol değerim var, normal alt sınırın %50 daha altında. Bu duruma, henüz anlamlı bir açıklama getirebilen birine rastlamadım, genelde “ne istiyorsun işte, herkes yüksekten şikayetçi” deniliyor.

Son İstanbul maceramda pek çok resmi yemeğe katıldım. Bunlardan birinde İstanbul’un oldukça iyi bilinen bir restaurantında, daha yemeğin başlangıcında gelen füme balık tabağında –ki bu tür bir tabakta balıklarda kılçığa rastlanmazmış- birden boğazıma bir şeyler saplandığını hissettim. Tüm yutma gayretlerim -daha sonra doktordan öğrendiğime göre- durumun daha vahim olmasına neden oldu. Ekmek yuttum, sanırım o gün yemekte en çok ekmek yiyen ben oldum :), bir sürü sıvı tükettim, löp löp brokoli yuttum, bunlar kar etmeyince tuvalet koşup malum şeyi yaptım :( olmadı… Masada hemen yanımda oturan Arjantinli konuk, durumun ciddiyetini bildiği için mutlaka sabah bir doktora görünmemi tavsiye etti.

Sabah uyandığımda, boğazımı fena hissetmiyordum ama kahvaltıya oturup bir şeyler yiyince tekrardan şiddetli batma hissettim. En yakın hastaneye gittik hemen, acile mi gidelim yoksa polikliniğe mi derken, randevumuz olmadığı halde bizi hızlı bir şekilde polikliniğe aldılar. Bence hasta kabul bölümünde konunun ciddiyetinin anlaşılması çok önemli. Mesela, başka bir durum için burada bir hastanenin randevu merkezini arıyorum, durumunun önemini bir türlü kavrayamıyor karşıma çıkan ve bana neredeyse 1 hafta sonrasına randevu vermeye çalışabiliyor.

Kısa bir beklemenin ardından doktor beni muayene etmeye başladı. Normal muayene yöntemiyle boğazımda bir şey göremeyince burundan endoskopi yapmaya karar verdi. Pranayı doğru kullanmanın yararının çok gördüm bu işlemler sırasında. Kılçığı almaya çalışan doktorum operatör olmasına rağmen tek başına sorunu çözemeyince, yaşı itibariyle daha tecrübeli olan bir doktorla birlikte müdahale yapmak üzere öğleden sonra tekrar bana randevu verdi. Tekrar hastaneye gittiğimizde, yine uzun bir mücadele yaşadım. Bir insana nasıl işkence yapılır derseniz, “bir yandan dilini dışarı doğru çekin, diğer yandan burnundan içeri bir hortum sallayın ve bu arada boğazından içeri sivri bir cisim sokun” derim. Uzun uğraşlara rağmen sonuç alınamayınca, ameliyathanenin yolu gözüktü ama ben olmaması için ısrar edince, operasyonu perşembeye öteledik. Şimdi anlıyorum ki yiğitlik yapmanın hiç alemi yokmuş.

Perşembe öğleden sonra, doktorla randevuma sadık kalmayıp, aldım kılçığımı Ankara’ya döndüm. Cuma günü hala yiğitlik pozlarındaydım ve doktora görünmeye pek niyetli değildim. Bir arkadaşımın beni biraz korkutması üzerine KBB’den randevumu aldım. Yıllardır benim bahar alerjimle ilgilenen doktorum Levent bey ile 16:00 civarında buluştuk. Ona olayın geçmişini anlattım. Bu kadar dayandığıma şaşırdı. Ateşimin hala çıkmamış olması iyi bir işaretmiş. Normal muayene ile göremeyince kılçığı, boğazdan endoskopi yapmaya karar verdi. Kusma refleksini önlemek için önce boğazımı uyuşturdu. Biraz sonra yutkunamamaya ve boğazımın şiştiğini hissetmeye başladım, korktum ama normalmiş böyle olması. Sonra endoskopinin bağlı olduğu ekrandan dil köküme yerleşmiş olan kılçığı gördük. Tek başına hem endoskopiyi tutup, hem dilimi dışarı doğru çekip hem de uzun cımbız gibi bir makasla kılçığı yakalaması mümkün olmadığından (sonunda adam bir ahtopaot değil) başka bir doktoru yardıma çağırdı. İkisi bir arada yaklaşık 45 dk. uğraştılar, sonuç alamayınca yine bana ameliyathane yolları görünmüştü ki, benim “peki sonra arabama atlayıp gidebilir miyim?” soruma “hayır bu geceyi burada geçireceksiniz, operasyonu daha fazla erteleyemeyiz” cevabı, zaten bedenen sarsılmış beni, bir kez de psikolojik olarak sarstı. Üstüne üstlük yalnızdım, kimseye haber vermemiştim, aptalca yiğitlik yapıyordum. Tüm bunlar devam ederken, artık boğazımdaki uyuşukluk da geçtiğinden, işlemleri iyiden iyiye hisseder olmuştum. Ameliyathane kararına rağmen, doktorum son bir hamle yaptı veee kılçık çıktı, şükürler olsun.

Bazen bu kadar da canı pek olmamak lazımmış diyorum, bu olay bana bunu öğretti. Hele bir de doktorumun, operasyon tamamlandıktan sonra, bu kadar beklemem nedeniyle ve işlemin yapılmaması halinde başıma gelmesi muhtemel durumları anlatması iyiden iyiye aklımı başıma getirdi. Boğazımdaki tahrişin dışında hala moralim çok bozuk, öncelikle kendimi ciddiye almadığım ve belki de bu yüzden çevremdeki “bazı” kişilerin anlamsız tepkilerine maruz kaldığım için.

Ne “kılçık” olaymış yaaa…

Friday, November 17, 2006

İSTANBUL'DA 9 GÜN

Yarısının yabancı olduğu yaklaşık 5.000 kişiyi ağırladığımız kongreden çok şükür anlımızın akıyla çıktık.. Arkadaşlarla birlikte olmak en azından daha fazla keyif almamızı sağladı.

8 Kasım günü öğlen civarı yola çıktık İstanbul'a doğru, otele ancak 20:30'da giriş yapabilince o akşamki toplantıyı kaçırdım (-fena mı oldu? -bilmem). Ertesi gün sadece katılacağım bir akşam yemeği vardı. Fırsat bu fırsat diyerek, İstiklal civarında sanırım ismi zencefil olan bir vejeteryen restaurantta, çook sevdiğim arkadaşım Ersin'le güzel bir yemek yedik. Akşam için hazırlanıp karaköy iskelesinden bizi Kız Kulesine götürecek Gümüş Damla isimli tekneye doğru yola çıktım. Teknede yerimi aldıktan biraz sonra, çalışmakta olduğum kurumun temsil ettiği meslek camiasının dünyadaki en üst düzeydeki temsilcileri ile bir aradaydık. Kokteyl eşliğinde kısa bir boğaz gezi sonrasında 100 kişilik grubumuzla Kız Kulesi'ne vardık. Oldukça büyülü bir atmosfer ve mükemmel bir organizasyonla karşılandık. Bu kongrenin dört yıldır hazırlığını yapan ve dünyanın her yerinden gelen binlerce kişiye kusursuz bir hizmet vererek, bizim bu kongreden yüzümüzün akıyla çıkmamızı sağlayan Visitur oldu.

Kız Kulesi yemeğinin ardından teknemize geçmeden önce konuklara bu etkinliğin anısına hediye edilen özenle hazırlanmış kadife keseler içindeki nazar boncukları ve içinde bulunan açıklama notu, tüm diğer detayların yanında oldukça zarif bir tavırdı.

Perşembe gecesini böyle tamamladıktan sonra ertesi gün sabah 09.00'da başlayan ve 18:00'de biten bir toplantıya katıldım. Bu toplantının yemeği ise Kuruçeşme Divan'da oldu. Yine aynı özenle hazırlanmış bir gece geçirdik. İlerleyen saatlerde Arjantin temsilcisi ve eşinin yaptığı tango gösterisi ayrı bir güzellik kattı gecemize.

Cumartesi günü biraz geç uyanayım, yatak keyfi yapayım dedim ama horoz genlerim buna pek müsade etmedi. Öğle civarında İngiltere'den gelen meslektaşımla ortaklaşa gerçekleştireceğimiz kokteyl ve akşam yemeği konularını gözden geçireceğimiz bir gayri resmi toplantı yaptık, onun kaldığı otelde. Doğrusu bizim de bu otelde kalamıyor olmamıza oldukça hayıflandım. Geri kalan günüm boş olunca, ortaokul öğretmenimi ziyarete gittim. Aradan 20 yıl geçmişti, bir sürü anı paylaştık. Konukseverlikleri, hiç bir otelle ölçülemezdi elbetteki. Geceyi onlarda geçirdim ertesi gün yapılan geç ve harika bir kahvaltı ardından otele kadar yürüdüm (Cevahir-The Marmara yaklaşık 20 dk).

Pazar öğleden sonra ekibin geri klan kısmı Ankara'dan geldi. Lütfi Kırdar sergi sarayında onlarla buluşup, standı kurduk. Akşam yemeği allahtan, kaldığım otelin muhteşem bir boğaz manzarasına sahip olan çatısındaydı. Kongre konuşmacıları için düzenlenen bu VIP yemek de oldukça başarılı geçti, ama bu yemekteki bir füme balıktan boğazıma saplanan kılçık hala bana sıkıntı veriyor. Bu akşam yemeğini biraz yaralı atlattım. Yine kusursuz bir organizasyon ve yemeğin anısına verilen küçük el yapımı kaseler içindeki çikolata ile içindeki "diş kirası" geleneğine ilişkin not keyfimi dorukta tutmaya yetti.

Gece boyunca tüm uğraşlarıma rağmen kılçık çıkmayınca ve sabah kahvaltısında da problem devam edince Pazartesi sabahı doktora gitmek zorunda kaldım. Alman hastanesinin harika KBB doktoru Yusuf bey tüm uğraşlarına ve endoskopik muayeneye rağmen, dil köküme saplanmış olduğunu tespit ettiği kılçığı çıkaramayınca, öğlen sonrası başka bir doktorla birlikte bakacağını söyledi. Öğleden sonra tekrar gittiğimizde tüm uğraşılara ve benim çok uyumlu bir hasta olmama (ben doktorun yalancısıyım) rağmen kılçık yine çıkmadı. Tek yolun kısa bir anestezi ile küçük bir operasyon olduğunu söyleyince doktorlar, "Ama olmaz ki, bugün açılış töreni var, katılmam gereken oturumlar akşam yemekleri, gala programı var" diyerek tepki vermişim. Gerçi baştan beri benim yaklaşımım, bu durumun kendi kendine geçmesi yönündeydi ama doktor "enfeksiyon riski nedeniyle alınması gerekiyor" diyince biraz korktum. Sonrasında, eğer çok sıkıntım olursa hemen yarın, değilse işlerimin bittiği perşembe günü görüşmek üzere doktorumla sözleştik. Doktordan çıkıp, kongremizin açılış törenine yetiştik. Açılış konuşmaları sonrasında sahne alan Anadolu Ateşi'nin gösterisi mükemmeldi. Açılış konuşmalarını, dikkatle izleyen yüzlerdeki ciddi ifade, gösteri başladığında ağızları kulaklarına varmış insan ifadelerine dönüştü. Tören bittiğinde özellikle yabancı konuklarımızın memnuniyetlerini dile getirmeleri ve tebrikleri bir kez daha mutluluğumu artırdı. Bu akşam resmi bir yemek yok. Üzerimizdeki takım elbiselerden ve topuklu ayakkabılardan kurtulup, arkadaşlarla birlikte biraz sohbet edebilmek için İstiklal'de bir yerlerde oturduk. Ertesi güne hazırlanmak için çok geç olmadan, daha gece gençken, bu geceyi de noktaladık.

Evet artık Salı oldu. Sabah erkenden kongre alanındayız, bugün benim için yine uzun olacak. Gün boyunca ayağımda kalacak olan topuklu ayakkabılar şık ama çok ızdırap veriyor. Öğlen, pırıl pırıl bir gökyüzü ve muhteşem boğaz manzarası eşliğinde Hilton'un çatı katındaki restauranttaydık (Hani şu Arzu hanımın tercih etmediği). Ayaklarım biraz olsun dinlendi bu arada. Sonra tekrar kongere. Toplantılar sonrası akşam 18:00 civarında Hilton'daki kokteylin ardından, çok güzel bir mekan olan Feriye'de yemeğe gitti. Aktık mesleğin en tanınmış 100 kişisi ile oldukça haşır neşirim. İş hayatım ne kadar da sıkıntılı gidiyor olsa da böylesi özel insanlarla tanışma fırsatı elde ediyor olmak, self-motivasyonun için çok yararlı. Tüm yemek boyunca masanın altında ayakkabılarımı çıkararak oturdum. Ama ayrılma vakti geldiğinde ayaklarımın üzerinde duracak halim kalmamıştı. Odama çıktığımda, uzun uzun şok duşlar ve masajla ayaklarımı dinlendirmeye çalıştım. Kongre sırasında ayağımın üzerine düşÜRÜLen paket nedeniyle de biraz yaralıydım zaten. Ertesi sabah ayağıma rahat çizmelerimi geçirdim, zira akşam Çırağan'da yapılacak Gala'ya kadar biraz dinlendirmeliydim ayaklarımı.

Çarşamba günü de tam bir koşturmacayla geçti, iyi ki ayaklarımda rahat papuçlarım vardı. Akşam otele gidip kısa! bir hazırlığın (-hangi kadın bir gala yemeğine kısa sürede hazırlanabilir? -Ben, yaklaşık 30 dk.) ardından, tüm ekip yola çıktık. Muhteşem bir atmosfer, özellikle de Afrika'dan gelen delegasyonun kıyafetleri çok etkileyiciydi. Sarayın her bir köşesinde ayrı bir etkinlik vardı. Kahve içilip fal bakılan köşe, nargile odası, saray hamamı, padişah ve cariye kostümlü görevlilerin olduğu oda, tüm gürültü arasında Ney'ini büyük bir huşu içinde çalan genç hanımın olduğu oda veeee büyük sahnenin olduğu büyük salon. Buradaki canlı müzik oldukça başarılıydı. Bir süre sonra ayaklarımızn ağrısını unutup Arzu, Demet ve Ben kendimiz pistte attık. Aslında ayak ağrısana en iyi gelen şey dans edemek :) insan ayaklarının ağrısını unutuveriyor valla. "Artık çok yorgunuz gidelim" dedikten sonra yakşaşık 2 saat daha geçirdik Çırağan'da. Odaya vardığımda kendimi çabucak yatmaya hazırladım ve daha başım yastığa değmeden uyudum. Ama gece 3'te uyanıp ayaklarımı yine soğuk suya sokma ihtiyacı duydum :(((

İşte perşembe..... Herşey ne kadar da hızlı geçti. Bu kongreye hazırlanmaya başladığımız dört yıl öncesini düşünüyorum da gözlerimin önünden acı tatlı ne çok şey geçiyor ve işte sonundayız artık herşeyin, çok şükür herşey yolunda gitti. Kapanış töreni yapılırken, ister istemez bir hüzün kaplıyor içimi, etrafımda 102 ülkeden insan var, fonda "We are the world, we are the children" çalıyor, dokunsalar ağlayacağım. Hemen kirpiklerimin ucunda zaptetmeye çalıştığım tuzlu sular, burnumu sızlatıyor. Hüzün de var gurur da (sen anladın di mi Arzu?). Günlerdir birlikte olduğum yabancı konuklarımızla bir kez daha vedalaşıyorum, güzel sözler bir kez daha gururumu okşuyor...

Bu kongrenin bir sonraki durağına, 2010 yılında Kuala Lumpur'da ulaşılacak. Kim bilir o gün geldiğinde, dünyanın o uzak köşesinde, benim gibi biri daha duygularını bir yerlere yazıyor olacak...

Not: Kılçık artık batmıyor, ama boğazımdan bir türlü geçmeyen bir lokma varmış gibi hissediyorum. Perşembe günü, kapanıştan sonra apar topar Ankara'ya dönmeye karar verince doktor randevuma gidemedim. Bu akşam bir de burada doktora görüneceğim.

Tuesday, November 07, 2006

Tunus'ta 4. Gün

Tunus’taki turumuzun dördüncü, buradaki güneşle ayağa kalkışımızın son günü. İşte oteldeki kahvaltı salonumuzdan gün doğumu manzarası.


Dünkü yoğunluktan ötürü yapamadığımız Tozeur şehir gezimizi bu gün yapacağız. Her yer sarı tuğlalı evlerle dolu, sokaklar temiz. Şehir merkezine vardığımızda yine çok erken olmasına rağmen dükkanların çoğu açılmış bile. Ama benim gözüm, kapalı sebze pazarında. Türkiye’deki “Hal” benzeri bir yer burası. Tozeurluların sebze-meyve, et-balık alışverişlerini yaptıkları bir yer burası. Fiyatlar oldukça makul, hele deniz ürünleri tezgahında yok yok. Ama şimdi size burada sakatatçının tezgahını göstermeyeceğim. Gerçi biz Türkler kelle-paça olayına aşinayız ama bir Deve kellesiyle göz göze olmak benim için de hoş değildi.

Tunuslu satıcılar pazarlığa çok müsait. Benim gibi pazarlığı bilmeyen biri bile bir küpeyi dörtte bir fiyatına almayı becerebilir.

Tozeur’u, burada en beğendiğim şehri, ardımızda bırakma zamanı geldi. Şimdiki istikametimiz, dağlardaki bir vadiden çıkan su ile beslenen Chebika vahası ve yine buranın yakınındaki Tamerza şelalesi. Chebika’daki köy önceleri daha yüksekte kuruluymuş ama 30 yıl önce yağan şiddetli yağmur burada ne var ne yoksa yıkıp geçmiş, pek çok kişi ölmüş, daha sonra köyü dağın eteklerine kurmuşlar. Yılda sadece 3 kere yağmur düşen bu topraklar için ne büyük felaket.


Neredeyse suyun kaynağına ulaştığımızda oldukça şaşırdım, bu kadar zayıf bir su nasıl da can vermişti bu topraklara. Bu suyun en taze haliyle daha kaynağında yüzümüzü yıkadım. Bu toprakların sıcağı, çıkan suları da kendine benzetmiş, ılık sular serinletmeye yetmiyor. Bu zayıf suyun beslediği bu vadideki vaha gölgesiyle, huzuruyla cennetten bir köşe olmalı. Cıvıltılı pazar yerini arkamızda bırakarak, Tamerza şelalesini tepeden göreceğimiz noktaya ulaşıyoruz. Burada da bir sürü satıcı var, özellikle çöl engereği ve akrepler tezgahları “süslüyor”. Tepeden manzara harika, şelalenin dibindeki gölette yüzenlere gıpta ederek artık buraları arkamızda bırakıyoruz. Gafsa’da alacağımız öğle yemeğinin ardından son gecemizi geçireceğimiz Hammamet’e doğru yola çıkıyoruz.

Hammamet’e varmadan önce, İslamiyet’in Afrika kıtasına ilk geliş noktası olan Kairouan’daki tarihi Okba camisini ziyaret ediyoruz (tabii dışarıdan). Hicri 670 yılında inşa edilen camii oldukça büyük, dışarıdan sadece yüksek duvarlar ve dikdörtgen prizma şekilli minare görülebiliyor. İslam’ın erken döneminin en güzel mimari çalışmalarından biri kabul minare, camiye Hicri 724-727 yıllarında eklenmiş. Müslümanlar için çok önemli bir yere sahip bu camiyi 7 kere ziyaret etmek bir nevi hac olarak kabul ediliyormuş. Okba, oldukça büyük bir alana kurulmuş bir camii. Etrafını turlamaya karar verince, etraftaki çocuklar ısrarla kapı aralıklarından bize içeriyi göstermeye çalışıyorlar. İlk defa burada meşhur Tunus kapılarını fotoğraflama imkanı buluyoruz. Hepsi bir birinden güzel. Son olarak caminin hemen yanındaki dükkanın güzel kapı ve pencerelerini çekerken, dükkan sahipleri bizi teraslarına davet ediyorlar, daha güzel bir manzara görelim diye ama maalesef zaman dar ve yol uzun.

Hammamet, Akdeniz kıyısında yine turizm bakımından gelişmiş bir şehir. Bizim konakladığımız bölge tamamen otellerden oluşuyordu. Yarın ki son günümüzü otobüsle tamamlayacaktık artık Fercani’ye veda vaktiydi. Karşılıklı iyi dileklerle vedalaştık. Odamıza eşyalarımızı ve sonrasında da kendimizi sokağa attık. Yemeğe kadar olan birkaç saatlik vakitte, güneşin henüz battığı ama ardındaki pembe tülleri henüz toplamaya fırsat bulamadığı o kısa anlarda vurduk kendimiz yollara. Biraz yürümek iyi gelecek, ben bu tür seyahatlerde alışık değilim bunca hareketsizliğe, bacaklarımın açılması lazım.

Burada da 4 kattan daha yüksek binalara rastlamıyoruz. Bakımlı geniş caddeler, hoş dükkanlar, marinaya bakan tarafta güzel bahçeler içindeki deniz ürünleri restoranları, kafeler, karanlıkta yaptığımız sahil gezisi Hammamet’i çok beğenmemize neden oluyır. Yeliz’in Tunus’a geldiğimiz günden beri istediği kuş kafesini sonunda buradan alıyoruz, hem de zeytin ağacından yapılmış olanını. Tunus milli hentbol takımı dünya şampiyonasının yarı finalini İsveç’le oynamış ve maç Tunus’un galibiyetiyle henüz bitmişti, bu nedenle satıcılar oldukça neşeliydi. İşte O cadde...

Biraz deniz kıyısında, biraz marinada gezelim derken karnımızda çalan ziller yeniden otelin yolunu tutmamıza işaret ediyordu. Biraz bitkin ve aç bir şekilde yemeğe oturduk, yemeğin yanında yine Magon içtik, çorba ve tatlılardan shocomousse çook güzeldi.

Yemekten sonra sindirime yardımcı olsun diye biraz bilardo oynayalım dedik. Ama öncesinde lobideki bardaki televizyonda bir Türk müzik kanalını açık görünce Ferhat Göçer’in şarkısına hep bir ağızdan eşlik ettik. Bilardoda, kimin kime karşı oynadığı ya da takımların kimlerden oluştuğu belli olmadığı için galip ya da mağlup da olmadı sonunda. Şizo abla hariç herkes çok eğlendi. Benim hala bir tur daha oynama enerjim vardı, hem sabah da geç kalkacaktık ama kimse de güç kalmamıştı. Odalara gidip dinlenmeye çekildik.

Sabah yine de erken kalktım, Tunus’taki son günümüzün hüznüyle, aldığım ufak tefek şeyleri kırılmasınlar diye giysilerime sararak bavula erleştirdim.

Cumhuriyetimizin 83. yıl dönümüne uyandığımız gün Tunus’ta geçireceğimiz sonuncu günümüzdü. Geç yapılan keyifli bir kahvaltı ardından başkent Tunus’a doğru yola çıktık. Günün sonunda ne kadar harika bir sürprizle karşılaşacağımızı daha hiç birimiz bilmiyorduk.

Monday, November 06, 2006

5 Kasım 2006

Bu gün, Cumhuriyet tarihimizin siyaset hayatına önemli izler bırakmış olan Bület Ecevit vefat etti.

Ben kendisini, belki de diğer siyasetçilerden farklı bir tarafa koymama neden olan, sanatçı tarafıyla hatırlayacağım.

Bu gün e-posta kutuma düşen Ecevit'in bir şiiriyle, kendisine rahmet diliyorum. Toprağı bol olsun.

YARIN

birşeyler olacak yarın
duruşundan belli
kırdaki atların
bulutların koşuşundan belli
kazışından köstebeklerin toprağı
karıncaların telâşından belli

birşeyler olacak yarın
belki bir tomurcuk
belki bir ağacın düşen yaprağı
belki de bir çocuk

pek o kadar göremesek de uzağı
kuşların uçuşundan belli
birşeyler olacak yarın
öbürgünden önemsiz
yarından önemli

Bülent ECEVİT

Thursday, November 02, 2006

Tunus'ta 3. Gün - Sahra

Diyar Al Berber'den daha gün doğmadan ayrılıyoruz. Batıdaki tepeler beyaz tüllerle örtülü. Hava bu saatete bile ılık bir biçimde bizi sarmalıyor.

Artık istikamet Douz...



Arazi yine dümdüz, çöl artık iyiden iyiye kendini gösteriyor. Uzun yolculuklar nedeniyle artık bacaklarımız da ağrımaya başladı. İşte aracımız sağa yanaşıyor, sol tarafımızda bir deve kervanı dinleniyor hemen yanı başlarından da Sahra başlıyor. Sahra her geçen gün biraz daha büyüyormuş. Yüzölçümü 9 milyon kilometre kare. Dünyanın en büyük sıcak çölü, nededeyse ABD kadar büyük. Alan olarak sanırım en büyük çöl Gobi. Yolları kum altında kalmaktan korumak oldukça büyük uğraş istiyor. Bu nedenle palmiye ağaçlarının dallarından setler yapılmış yol kenarlarına ve bunlar zamanla doğaya karıştığı için zaman zaman yenilenmesi gerekiyor.

Artık develerle Sahra'ya açılma vakti geldi. Ama önce uygun giysilere bürünmek lazım. Bu konuda Fercani bize yardım ediyor. Önce büyük bir dikkat ve el çabukluğu ile başımızı bağlıyor. Ben de bakarak öğreniyorum bu bağlama şeklini. Sonra da kafamızdan geçirerek jelabalarımızı giydiriyor. Bunlar önce turistik ritüeller gibi gelse de önemini daha sonradan anlayacağız. Sıra teorik deve binme dersine geldi. Hayvancağızlar zaten "kalk" demedikçe yerlerinden kımıldamıyorlar. Korkacak bişey yok aslında ama bizim grupta epey bi tedirginlik yaşayan var. Önemli olan bacağı atmadan önce eğeri iki elle sıkıca kavramak. Bir kere devenin üstüne yerleştirdikten sonra deve çobanı "kalk" emri veriyor. Daha sonra yapılması gereken tek şey devenin hareketlerine uyum sağlamak. Bakalım pratikte de bu kadar kolay olacak mı? İlk defa araba kullananların direksiyonu sıktığı gibi eğeri sıkmadığınız sürece sorun yok, hatta eğer ellerinizi bıkarırsanız herşey daha kolay oluyor, hem böylece fotoğraf da çekebilirsiniz...

Kum tepeleri gerçekten çok etkileyici. Yaklaşık 15-20 dk sonra develere "kıh" yapılıyor ve Sahra'ya ayak basıyoruz. Adımlarımız küçük ama anlamları büyük :) Ardımızda bıraktığımız izleri rüzgar tekrardan kumla dolduruyor. Buralar hep bereketli olsun diye iki elimi kumlara bastırıyorum ve aralarına bir balık figürü çiziyorum. Ama nafile, çölde şans ya da bereket size arkadaşlık etmiyor. Ayakkabılarımı da çıkarıyorum, kumlar yumuşacık pudra gibi. Kum tepelerinin gölgede kalan yamaçları serin, güneş alan taraf ise ılık. Tepelerden kayarak inip, kumlara yarı batarak yarı geri kayarak tekrardan çıkıyorum. Sonra küçük bir çukur kazıyorum ellerimle, ama o kadar kaygan ki kumlar ben kazdıkça onlar gerisin geri doluyorlar. Sonsuza kadar kumlarla oynayabilirim diye düşünüyorum ama bu şartlar altında sonun çok yakın olacağı belli.

Deve çobanlarından! biri dinleniyor

Başlangıç noktamıza dönmek için tekrardan develerimize biniyoruz. Herkes artık daha tecrübeli, eller havada. Dönünce kıyafetlerimiz çıkarıp elimizi yüzümüzü yıkarken anlıyoruz ki her tarafımız kum, kulak-burun-boğaz üçlüsü, fotograf makinamın pil yuvası, malesef objektifi, içimiz dışımız hep kum. Üstteki fotografta olduğu gibi, o baş örtülerini turist gibi değil de adam akıllı bağlamak gerektiğini böylece anlamış oluyoruz.

Taş çölünü Matmata'da geçmiştik, Douz'da da kum çölünü. Şimdi sıra Tuz çölünde.

İstikametimizi Tozeur'a doğru çevirdiğimizde, Fercani yönümüzü şaşıralım diye arabayla sayısız -ve muntazam- daireler çiziyor. Ama ekip cin gibi herkes doğru yönü gösteriyor. Sanırım benim kusma numaramın da Fercani'nin bu oyunu çabuk kesmesinde etkisi oldu. Alabildiğince büyük bir tuz çölündeyiz, küçük küçük su birikintileri ve kenardan akan dere pespembe. Bu çölün ya da gölün ismi Chott El Jerid. Ekipteki bazı kişiler bu tuzlu! suyun ciltlerine iyi geleceğine inanarak yüzlerine bu suyu sürdüler. Yeliz ayaklarını suya sokerken ben de sadece sol elimi batırdım bu suya. Su oldukça yoğun ve kaygan. Ama ben elimde bir gençleşme! hissetmedim. Ama sanırım diğerlerinin yüzü biraz güneşten yandı.

Taş çölü, kum çölü, tuz çölü derken biraz daha çöllerde kasak serap görmeye başlayacaktık. Hoş, Fercani bir ara “bakın solda serap var” dese de ben bunu pek bir şeye benzetemedim. Tuz çölünün ortasında 3-4 tuz tepesi serap olmazdı bence.

Ahhh ahhh çöllerin ortasında bir vaha görme hasretiyle yanarken küçük bir yerleşim yerine ulaştık işte. Önce faytonlarımıza yerleştik. Bizim fayton, beyaz atlı ve beyaz boyalıydı, dördümüz de arkaya oturduk. Bizim sürücü önce diğer faytonlardan ayrıldı ve başka bir yöne gitmeye başladı, kaçırıldık diye düşünürken evine vardık, açık kapıdan içeride oturanları görebiliyorduk, bize gülümseyerek el salladılar. Sanırım bizim amcanın canı eve gitmek istedi ve bizi oğluna teslim etti. Genç çocuk ısrar edince Güven’de sürücünün yanına yerleşti. Bu arada grubun geri kalanına yetiştik. Arkada 3 kişi kalınca, rehberimiz Ayhan diğer faytondan atlayıp bizim yanımıza geldi. Sanırım bu biraz kıskanmalara neden oldu (sahne arkası olayları ayrıca yazarım :)). Etrafı palmiye yapraklarından yapılmış çitlerle çevrili bisürü vaha arasında ilerlemeye başladık. Narlar, hurmalar meyve dolu başlarını eğmiş bize selam veriyordu. Bazı narlar o kadar olgunlaşmıştı ki daha toplanmadan çatlayıvermişlerdi dallarında. Yol kenarında hurma hasat eden gençler, yanlarından geçerken bize avuç avuç hurma ikram ettiler. 10 dk. sürmeden gezeceğimiz vahaya ulaştık. Girişte bizi vahayı gezdirecek oldukça komik bir amca karşıladı. Başladı Ayhan’a Fransızca anlatmaya. O anlattıkça Ayhan’da bizi Türkçe aktarıyordum. Mesela Ayhan “bu da portakal ağacıymış” diyor, bizim amca da hemen bu sözleri Türkçe olarak tekrarlıyor. Neredeyse tüm gezi böyle geçti. Bence Tunuslular dil öğrenme konusunda çok yetenekliler.

Vahalar çöl ortasında, çooook derinlerden çıkarılan su ile beslenen yerler. Her bir vahada yaklaşık 10 ailenin mülkü varmış. Su topraktan kaynar çıkıyormuş ve tabi sulama yapmadan önce bunu derin havuzlarda soğutuyorlarmış, sonrada küçük su kanalları ile vaha sulanıyormuş. Buralarda 3 kademeli tarım yapılıyormuş. İlk kademede vahanın en yüksek bitkisi oldukları için hurmalar var. Hurmalar gölge yaptığı için su daha az buharlaşıyormuş. Bir alt kademe de ise narenciye, muz ve nar gibi ağaçlar yetişiyor. En alt kademe de ise sebzeler, yaseminler, kına ağaçları (kına bu bitkinin yapraklarından elde ediliyormuş) ve güller var. Gerçekten de çölün ortasında bu bir mucize olmalı diye düşünüyoruz. Ülkemizin her yerinden sular fışkırırken, coşkun ırmaklarımız varken bizim daha büyük mucizeler gerçekleştiriyor olmamız gerekmez mi???

Hurma, senede iki kere hasat ediliyormuş. En kaliteli hali bugünlerde hasat edilmek üzere. Birinci sınıf ürünler ihraç edilirken, geri kalan kısım da yurtiçi piyasaya sürülüyormuş. Ortalama bir hurma ağacı 15-25 metre uzunluğunda. Ağaç gövdesindeki her bir budak 6 aya karşılık geliyor ve bu budakları sayarak ağacın yaşı hesaplanıyormuş. Ağaç 3 yaşına geldikten sonra meyve vermeye başlıyormuş. Gezdiğimiz vahada 80 yaşında olduğunu söyleyen bir amaca çıplak el ve ayaklarıyla bir hurma ağacına çıkarak bize ilginç bir gösteri yaptı. Birinci sınıf hurmaların toplanması için önce bir kişi ağaca tırmanıp, hurma salkımını kesip, kendisinden biraz daha aşağıda olan kişiye uzatıyormuş, daha sonra o da bir sonrakine derken, elden ele en aşağıya ulaşıyormuş. Diğerlerini toplamak içinse, biri en tepeye çıkıp, kestiği salkımları yere atıyormuş…

Bir sabah için bu kadar aktivite yeter diyip, Tozeur’da kalacağımız otele varıp öğle yemeğinde biraz dinleniyoruz ve yine bavullarımızla birlikte Yıldız Savaşları ve İngiliz Hasta filmlerinin çekimlerinin yapıldığı Ong El Jem’e gidiyoruz. Artık asfalt yok. Yol yapımı için kumların tuzla sıkıştırıldığını düşünüyoruz. Etrafta çiftleşmeleri için doğaya salınmış bir sürü deve var. Fercani, kum tepeleri üzerinde bize heyecanlı anlar yaşatıyor. Biri geleceğin, diğeri ise geçmişin konu edildiği iki filmin setleri arasında neredeyse sadece birkaç kum tepesi var. Yıldız Savaşları seti (yukarıdaki resim) oldukça iyi korunmuş, ancak İngiliz Hasta’nın setinden neredeyse hiçbir şey kalmamış, kumlar yutmuş her şeyi. Tozeur’a dönerken, bir tepede durup akşam yemekli gösteriye gideceğimiz vahaya şöyle bir tepeden bakıyoruz. Manzara bir kez daha çok etkileyici geliyor.

Aynı yolları tekrardan geçerek Tozeur’un şehir merkezindeki Dar Cheraiet müzesine geliyoruz. Burası bize eskiden nasıl yaşandığına dair epey bir fikir veriyor. Bina, Osmanlı hakimiyeti sırasında şehri yöneten Osmanlı beyinin eviymiş. Çok etkileyici bir mimarisi vardı. Özellikle stük denilen duvar ve tavan işlemeleri çok etkileyiciydi.

Tozuer, tipik tuğla mimarisiyle ünlü. Şehirdeki tüm binalarda aynı tarzı görmek mümkün. Böyle mimari karakteristikleri olan şehirleri çok seviyorum ben. Artık otele dönüp, yerleşme ve akşam gösterisi için hazırlanma vakti. 2003’te yaptığım Fas gezim sırasında, Chez Ali diye bir gösteri mekanına gitmiştik. Oldukça ihtişamlı bir gece yaşatmışlardı bize. Bu seferki de ona benziyordu ama oldukça zayıftı, hem mönü hem de gösteriler olarak. Allah’tan otelden ayrılmadan bir şeyler atıştırmışız, yoksa geç başlayan yemek yüzünden aç kalacaktık.

Önce At gösterisini izledik. Çok akıllı hayvanlardı. İki genç binici gösterilerini sunduktan sonra, bir kişi de ateş yutma ya da üfleme diyebileceğimiz bir gösteri yaptı. Ağzına aldığı yanıcı sıvı, bizim midemizin bulanmasına neden oldu. Daha sonra akrepler ve yılanlarla yapılan bir gösteri izledik. Bu gösterinin kurbanları zavallı turistlerdi :) allahtan biz önceden haberli olduğumuz için, kendimizi ısrarlı göstericiden köşe bucak sakladık.

Sonra yemeğe geçildi. Tunus mutfağının en meşhur ara sıcağı olan ve bizim çiğböreğe benzeyen brik yedik önce sonra da etli Kuskus. Yemek yanında birkaç şişe Tunus şarabı tükettik ama adını hatırlayamıyorum, çok da içmedim ama … Müzikler transa sokacak kadar tek düze geldi bana, belki de amaç buydu zaten. Yorgunluktan biraz erken kalkalım dedik, tam hazırlanmıştık ki dansözler bir kez daha ama daha farklı! bir kıyafetle sahne aldılar. Yoğun istek üzerine :) biraz daha kalıp gösteriyi bitirdik.

Artık güzel bir uyku çekelim zira yarın yine güneş doğarken kalkacağız…

Wednesday, November 01, 2006

Tunus'ta 2. Gün

Nerde kalmıştık....

Artık Gabes'ten ayrıldık. Jeepimiz 10 yaşında ve 600 bin km. yapmış olmasına rağmen oldukça konforlu bir Nissan.

Şimdiye kadar geçtiğimiz yerler hep tabak gibi düz arazilerdi, yollar da dümdüzdü. Etragımızda hep sonsuz gibi görünen zetin ağaçları ve mülkiyet sınırlarını belirlemek üzere dikilmiş dev kaktüsler vardı. Çok olmasa da Hurma bahçelerinden de geçiyorduk.

Tunus gerçekten de bir Zeytin cenneti. Ülkede 16 milyon zeytin ağacı varmış, yani kişi başı 1,6 zeytin ağacı düşüyor. Zeytinliklerin %60'ının sahibi devletmiş, geri kalanı ise özel mülk. Ürünlerin neredeyse tamamı ham olarak İspanya ve İtalya'ya satılıyormuş. Geri kalan çok küçük miktar ise ülke içinde tüketiliyor. Yemeklerde özellikle de kahvaltıda zeytine çok nadir rastladık. Yazık...

Yollar biraz kıvrım yapıyor artık. İstikamet Matmata. Bu bölge bizim Kapadokya'daki kaya evlerine benzer evleriyle ünlü. Ama evler doğadan sadece mağara girişleriyle ayırt edilebiliyor. Bu girişler genellikle beyaz badanalı ve kapının üzerinde el ve balık figürleri var. El figürü, her ne kadar "Fatma'nın Eli" diye anlatılsa da bunun islamiyet öncesinde de kullanıldığı biliniyor ve bereketi simgeliyor. Balık ise şansı simgeliyor. İşte o evlerden birinin girişi.


Buradaki halk Berberi, yani Araplar gelmeden öncede buralarda yaşayan halk. Yukarıda görülen kapıdan girdikten sonra koridor hafifce bir kavis yapıyor ki, kapıdan bakınca içerisi görülemesin ve evin mahremiyeti korunabilsin. Bu koridoru geçince ortada yuvarlak bir açıklığa ulaşılıyor. Bu daire alanın üstü, gün ışığından yararlanabilmek için açık. Odaların herbiri bu ortadaki açık alana açılıyor. Buralarda 2-3 aile birlikte yaşıyormuş. Bir de bu evlerin ikinci katı var ki buraya bir halat yardımıyla çıkılıyor. Aşağıdaki resimdeki kadınlar bu evde yaşıyorlar, diğer kişi ise bizim yerel rehberimiz İmet, O'nun arkasında gözüken halatla yukarı çıkılıyor. Burası sadece kiler maksadıyla kullanılıyor ve sadece bir tane üst kat odası var.

Bunlarda evin bazı köşeleri, teyzeler ve hemen kapının önünde bağlı yavru develeri.

Artık ortalarda hiç ağaç yok. İyiden iyiye çöldeyiz ama taş çölünde. Biraz sonra Yıldız Savaşlarının film setiyle ünlü Matmata'daki mağara evini göreceğiz. Bu ev şimdilerde otel olarak kullanılıyor. Bazı odalar koğuş sitemi 6 yatak var.

Artık gün batmadan otele doğru yol almak lazım. Oldukça bakir bir doğanın ortasında yine tipik mimariyle inşa edilmiş otelimize varıyoruz. Otelin ismi Diar Al Berberi yani Berberi Diyarı. Eşyalarımızı hemen odaya attıktan sonra, otelden biraz uzaklaşıp bir tepe üzerinden gün batımını izliyoruz. İçimizde inanılmaz bir huzur.

Artık güneşi de batırdık büyük bir huzur içinde. ATVlerle geziye çıkanlar da döndü otele. Yemekte Tunus'un ünlü Magon şarabını denedik ve sevdik. Erkenden yatıp, daha güneş doğmadan kaltık. Artık istikamet Sahra'ya en yakın olacağımız çöl şehiri Douz.

Cumhuriyet'in Çılgın Kızı

Bugün mahkemede bir dava görülecek bakalım neler neler olacak.

"Bilime bu kadar düşmanlık niye?" diye soruyorum ve tek bir cevap buluyorum "okumuyoruz". Okumadığımız için de bilmiyoruz ama bilmediğimiz halde pek ala fikirlerimiz oluyor. Bize okulda hep, bir şey hakkında konuşacaksak önce onu iyice tanımayı öğrettiler. Karşıt görüşlere kabadayı misali saldırmak bir marifet değil ki... Ve tabi ki, inandığımız şeylere de körü körüne saplanmamak lazım, bunların da karşıtlarını bilmeden nasıl tek "doğru"nun bu olduğuna karar verebiliriz...

Hadi dava başlamadan, Muazzez İlmiye Çığ'ı tanımakla başlayalım biraz.

Vatan Gazetesi, 16.10.2006, Devrim Sevimay'ın yazısı burada.

Ayrıca, bu da güzel...

Dava sonuçlandı. Karar berat. Tartışmalara devam.